Prof. Dr. Ekrem Demirli
Prof. Dr. Ekrem Demirli
İstanbul Üniversitesi

Prof. Dr. Ekrem Demirli

İstanbul Üniversitesi
''Özgürlük Nefsin Arzularına Karşı Durabilmektir.''

''Özgürlük Nefsin Arzularına Karşı Durabilmektir.''

İslam’ın temel kaynakları referans alındığında nefisle ilgili neler diyebiliriz, nefis nedir?

Kur’an-ı Kerim’e baktığımızda nefis bazen insanın kendisi bazen ondaki kötü nitelikler, daha doğrusu ham niteliklerdir. Şeriat ve ahlak terbiyesinden geçmemiş nitelikler veya o niteliklerin kaynağı anlamında kullanıldığını görüyoruz. Ancak daha sonra gelişen süreçte, özellikle nas yorumculuğunda, kavranmasının çok da basit olmadığı, problemli bir kavram olduğu fark ediliyor. Acaba insanın davranışlarını yönlendiren ana saik nedir? İnsanda acaba bir iyi bir de kötü taraf mı var? Bir düalizmden mi söz edeceğiz insan davranışlarında? Ruh, akıl, nefis, dürtülerimiz, içgüdülerimiz var. Birden çok kavram ortaya çıkınca nefis bunların hangisine karşılık geliyor diye ciddi bir problem ortaya çıkmış. Velhasıl bu tartışmalar devam etmiş. İslam ahlakçıları, müfessirler bunu tartışmışlar, sufiler bunu tartışmışlar. Kanaatime göre tam kesin bir çözüme ulaşamamışlar, çünkü hem bu konuda kavram fazlalığı var hem de bu konudaki bakış açısının farklılığı tam anlamıyla nefis nedir, sorusuna cevap vermeye müsait değil. Bugün bile burada sorun var. Biz günlük hayatımızda nefis tabirini nadiren olumlu anlamda kullanırız. Nefse uymak tabiri olumsuz bir içerik kazanır. Genel kabulü dikkate alırsak, nefis daha çok bizim tabi yönelimlerimizi, dürtülerimizi, içgüdülerimizi, hemen gerçekleştirmek istediğimiz arzularımızı, herhangi bir meşruiyet, kaide, kural kabul etmeden maksadına varmak isteyen, menfaatini elde etmek isteyen yönlerimizi ifade ediyor. Bir bakıma ham insan, ham duygularımız gibi düşünülebilir.

Nefisten bahsettiğimiz zaman terbiye ve tezkiyeden de bahsetmiş oluyoruz geleneğimiz içinde. Bu kavramları içerikleriyle beraber zamana nasıl taşıyabiliriz? Bu zamana yabancı süreçler midir bunlar?

Ben şahsen, ilk geldiği zamana da yabancı olduğunu düşünüyorum. Ya da eğer ilk geldiği zamana, burada Kur’an-ı Kerim’den, hadis-i şeriflerden, İslam’ın öncesinde öteki peygamberlerden söz ettiğimizde, öteki insanlara ne kadar yabancı veya yakınsa bugüne de o kadar yabancı veya yakın olduğunu söyleyebiliriz. 4-5 bin yıllık insanlık tarihinde bu kavramlarda çok fazla değişme olmadı. İlk zamanlarda da insanlar peygamberin kendilerine söylediğine bazen olumlu bazen olumsuz tepki veriyorlardı. Şunu kabul etmek lazım günlük hayatımızda şu veya bu gerekçelerle herkes nefsinin her arzu ettiğini yapamayacağını, her içinden geleni elde edemeyeceğini kabul eder. Bu bakımdan dinin dışında da hayatın içerisinde bir nefis terbiyesi, tezkiyesi kavramı vardır. Genel bir kabul var, insanın özgürlüğü, başkasının özgürlüğünü tehdit ettiği yerde biter. Bu açıdan baktığımız zaman arzularımız frenlenmiş oluyor. Bir başkasının arzuları tarafından sınırlanmış oluyor. Dolayısıyla hiç kimse sınırsız arzu sahibi değil. Yeryüzü zaten buna müsait değil. İmkânlarımız buna müsait değil. Bu nedenle ister istemez arzularımız engellenmiş oluyor, onlara ket vurmuş oluyoruz, içimize atmış oluyoruz. Dini olsun ya da olmasın bir anlamda bir nefis terbiyesinden, tezkiyesinden bahsetmek, insanın frenlenmesinden bahsetmek gerekiyor. Günlük hayatta da biz bunun izlerini görüyoruz. Fakat din geldiğinde nefis terbiye ve tezkiyesini iki açıdan değiştiriyor: Birincisi kullandığı araçlar bakımından, ikincisi maksadı bakımından. Önce maksadını söyleyelim. Terbiye ve tezkiyesinin maksadı, nefsin Allah’a yakın bir yol tutması, Allah’a yaklaşmasını sağlamasıdır. Bu bakımdan bütün Müslüman disiplinler, bilimler insan terbiyesinin Allah’a yaklaşmak üzere olması gerektiğini kabul etmişler. Dolayısıyla maksat bu şekilde belirlendikten sonra artık araç ve gereçlerin buna göre şekillenmesi gerekiyor. Bize katkı sağlayacak amaçlar neyse ona göre düzenlemek gerekiyor. Hem araçlar hem de amaçlar bakımından İslam, geleneklerde bulunan nefis terbiye yöntemini değiştirmiş oluyor.

Nefsin zincirlerinden kurtularak elde edilen özgürlüğün yanı sıra bir de modern zamanların getirdiği sahte özgürlükler var. Bu ikisini ayırt etmede tasavvuf belirleyici bir kriter olarak kullanılmaya müsait midir?

Anlam kargaşası da diyebiliriz. Önce şunu tespit etmek lazım: Özgürlüğün tarifi herhalde en zor kavramlardan birisidir. Özgür derken tam olarak ne anlayacağız, ne ifade edeceğiz. Filozoflar önce şunu tartışmışlar: İnsan özgür müdür, özgür olabilir mi? Günlük hayatta insanlar özgürlüğün çok kolay tarif edilebileceğini zannederler. Hâlbuki düşünürler bir defa özgür olup olmadığımızı tartışarak konuya başlıyorlar. Genellikle bu konuda olumsuz kanaatler olumlu kanaatlerden daha fazla. Burada dini olan geleneklerden bahsetmiyorum. Din dışı geleneklerden, zihni, felsefi olan geleneklerden söz ediyorum. Buna sadece İslam ve İslam’ın çevresindeki gelenekler de değil. Doğu’ya, Hindistan’a gidin, Batı’ya gidin Grek felsefesine kadar veya zamanlar açısından eski dönemlerden modern dönemlere kadar hemen bütün toplumlarda özgürlük çok ciddi bir problemdir, tarifi çok zor bir meseledir. Belki bu mevzuları hiç dikkate almamış, ciddiye almamış insanlar; bu problemi fark etmiyorlar, özgürlüğün çok anlaşılabilir bir şey olduğunu düşünüyorlar. Bunu da anlatmak için, içimizden gelenleri yapmak, diyorlar. Kavram hakkında fikrimiz yok. Kavram hakkında fikrimiz olmamasının sebeplerinden birisi insan kimdir, hakkında yeterince fikrimiz yok. İnsan hakkındaki zihni boşluğumuz bu kavrama da yansıyor. Sadece buna değil tabi bütün öteki kavramlara da yansıyor. İnsanlık tarihinin en yüceltilmiş kavramı özgürlüktür. Fakat bu özgürlüğün ne olduğunu baştan beri bilmiyoruz. Grek felsefesinde mağara istişaresi vardır. Mesele mağara ile anlatılır. Mağaranın içerisinde olmak özgürlüğün yitirilmesidir. İnsanların özgürlükten uzak olmaları anlamına gelir. Mağaranın dışına çıkarak bir filozof, özgürlüğü, düşünceyi, aydınlanmayı aramış olur. Bu tartışma, bütün dönemlerde devam etmiştir. İslam bakımından da bu böyledir. Özgürlük gerçekte nedir? Özgürlük, aklımıza geleni yapmak mıdır, yoksa kendimizi durdurabilmek, kontrol edebilmek midir? Bir talebe düşünelim. İlkokul yıllarında. Aklına gelen her şeyi, her hevesini yerine getirse o zaman yirmili yaşlarda özgür olma şansı kalmayacaktır, çünkü madde bağımlısı olmayacaktır, herhangi bir başarısı olmayacaktır. Onun başarılı bir insan olabilmesi, heva ve hevesine karşı mücadele etmesine bağlıdır. Eğer heva ve hevesine uymak bir özgürlükse özgürlüğü reddederek bir başarıya gelmesi mümkün olabilir. Dolayısıyla günümüzde cevabını vermemiz gerek soru şu: Acaba özgürlük dediğimiz şey nedir, içimizden gelen her şeye uymak mıdır, yoksa başka bir şey midir? İçimizden gelen şeyler bize ait şeyler midir, yoksa dışardan kaynaklı bir dürtü müdür? Bu konularda sadece Müslümanların değil aslında yeryüzündeki bütün insanlar tartışmışlardır. Bugün Türkiye’de bu tartışmaları daha fazla yapmamız gerekiyor. Çünkü Türkiye’de bir kanat ısrarla özgürlüğün içinden geleni yapmaktır, diye dikte ediyor. Ben şahsen özgürlüğün şu şekilde tarif edilebileceği kanaatindeyim: Özgürlük, reddedebilmektir, nefsin arzularına karşı durabilmek, direnç gösterebilmektir. İnsan çok iştahlı olabilir ve birkaç sene sonra sağlığını bozacak şekilde yemek yiyebilir. Yani o iştahın gereğine uyabilir. Şimdi bu özgürlük müdür, değil midir? Ben şahsen ibadetin, özgürlük olduğunu düşünüyorum. Bu bir slogan değil, üzerinde düşünülmesi gereken bir ifadedir. Modern dünyaya bunun anlatılması lazım tabi. İslam mirasını dikkate alarak söylüyorum bunu.

Özgürlük ile ferdiyet, birbiriyle yakın ilişki içinde olan, hatta alışveriş halinde bulunan iki kavram. Bugün din bahane edilerek bu alışverişe halel mi getiriliyor?

Müslüman entelektüeller, insanın dürtüleriyle aklı, zihni arasında bir karşıtlık koyuyorlar. Dürtülerimize karşı direnerek aklımızın daha evrensel tarafımızın güçlenmesini ve öne çıkmasını savunuyorlar. Bu evrenselliği ise daha sonra dinle özleştiriyorlar, dini olanla evrensel ve hakiki olan aynı şeydir, anlamında kullanıyorlar. Buradan ibadetle özgürlük arasında bir irtibat kuruyorlar. Bu, şu demek değildir: din geleneğe dönüştüğü zaman özgürlüğü doğrudan sınırlayıcı bir anlam kazanabilir, sınırlayıcı hale gelebilir. Müslüman toplumların geleneklerinde bu sorunun çok ciddi olarak yer aldığı kanaatindeyim. Günümüz toplumlarında kullanılan özgürlüğün pozitif anlamlarıyla çelişen geleneksel yapılarımız, durumlarımız var. Bunların dinden kaynaklandığı kanaatinde değilim, dindarların da bu geleneksel yapılarının eleştirilmesi kanaatindeyim. Nihayetinde din bizi bir yere taşımak istiyor. O taşıdığı yerdeki adımız paradoksal bir şekilde köle ve özgür. Allah karşısında özgürleşmek aynı zamanda yeryüzüne ve yeryüzünün araç gereçlerine karşı bir hürriyeti içeriyor. Aslında tasavvuf da bu ana fikir üzerine kuruludur. Normal şartlarda bunun dayandığı gerekçeler ortaya konulmadığı sürece bu bir iddia olarak kalır. Keyifli bir slogan da olabilir. Ama bugün bizim İslam toplumlarının kaderini, bugün yaşadığı durumu bu ana kavram açısından muhasebe etmemiz lazım. Dini hedeflediği böyle sosyal yapılar mıydı yoksa başka bir şey miydi? Bu özgürleşmeyle birlikte ferdiyet kavramı öne çıkıyor. İslam düşünce ve ahlakının en önemli kavramlarından birisinin, özgürleşmeyle birlikte ferdileşme olduğu kanaatindeyim. Bu, günümüzde doğru anlaşılmıyor. Fert, fertleşme doğru anlaşılmıyor. Ferdileşme tevhidin istizam ettiği bir kavramdır. Cenab-ı Hakk’ı birlememiz, onun birliğini kabul etmemiz bizi de fert kılan bir şeydir. Bu anlamıyla fert, tamlık anlamına gelir. Ben her ne kadar sosyal cemiyet içerisinde var olsam bile bir ad, kimlik kazanmam ancak bir tekâmülle, ahlaki yetkinleşmeyle mümkün olabilir. Tevhidinin bireysel alandaki karşılığı ya da ahlaki yetkinleşme alanındaki karşılığı fert haline gelmektir. Yani çevremden bağımsızlaşarak kendi kendime karar verebilmek. Allah’a (c.c.) imana şahitlik ediyorum. Ya da dinin temel meselelerine şahitlik ediyorum. Kimse benim adıma bu işi yapamıyor. Tövbeyi kimse benim adıma yapamıyor. Bu bakımdan cemaat kavramının da bir fert kavramı olduğu kanaatindeyim. Cemaat derken dindeki cemaat anlamında söylüyorum bunu. Biz cemaat içerisinde, toplum içerisinde daha farklı bulunuruz. Cemaat içerisinde kendi görüşümüzü mutlaka beyan ediyoruzdur. İmam bizim adımıza konuşmuyor. Biz ordayız ve bizi kendi irademizle orda bulunuyoruz. Bu nedenle özgürlükle ferdiyet arasında ilişki kurmamız lazım ve dinin toplumsal canlıdan böyle bir birey, fert çıkardığını veya bunu çıkartmak istediğini kabul etmemiz lazım.

Ferdiyet meselesinin altını çiziyorsunuz. Modern dinî yapılara baktığımız zaman, sanki nefis terbiyesi insanları içe doğru özgürleştirmek yerine, dışa doğru hizalamak üzere bir uygulama olarak göze çarpıyor.

Bu olabilir çünkü bireyselleşme hem kolay bir şey değildir hem arzulanan bir şey değildir. İnsanlar günlük hayatta özgürlüklerine çok düşkün olduklarını söylerler. Kendi iradeleriyle hareket etmek istediklerini söylerler. Ama böyle değildir. Hiç kimse özgür olmak istemez. Herkes sahiplenilmek, çevresi tarafından kuşatılmak ister. Özgürlük savunduğumuz ama fiilen yüzleşemediğimiz ya da kaldıramayacağımız bir şeydir. Ben şahsen mesela, ibadetlerde bunu görürüm. İnsanın buradaki dilemmasını görürüm. Mesela, yaptığımız hayırlara her zaman başkasını şahit tutmak isteriz. Çünkü bireysel olarak yetinemeyiz. Kendi kendimizle yetinemeyiz. Din başkalarını şahit tutmayı riyakârlık olarak kabul ediyor. Din, Allah’ın şahitliğiyle yetinebilmeyi istiyor. Bunu ihlas olarak görüyor. Şu kavramlar arasında zorunlu bir ilişki vardır: İhlas, hürriyet ve ferdiyet. Bunun altını çizmek lazım, günlük hayatta ne kadar söylenirse söylensin. Herkes özgürlüğünü birisine havale etmek ister. Yine şu ayeti kerimeyle irtibat kurabiliriz: “Emaneti göklere ve yere arz ettik, onlar kabul etmedi, insan kabul etti” diyor. Bu emanetin özgürlükle bir irtibatı var. Dolayısıyla doğal bir yüktür. Kaldırılması güç bir yüktür. Yunan tragedyasında bir şey anlatılır. Bir kahramanın dünyayı sırtında taşıması. Bir ceza şeklinde. Özgürlük, dünyayı sırtında taşımak demek aslında. Onun altında ezilmek demek. Bu nedenle kimse özgürlüğe düşkün değildir. Özgürlüğün peşinden koşmaz. Daha çok başka kavramlarla özgürlüğü sulandırır. En sevdiğimiz şey, çevredir. İhata edilmişliktir. Kartvizit taşımaktır, filancanın yakını olmaktır. Bunlar hep bağımlılık biçimleridir. Mesela özgürlüğümüze düşkün olsaydık toplumda televizyon kullanımı bu kadar fazla olmazdı. Cep telefonu kullanımı bu kadar fazla olmazdı. Yani Türkiye’de yalnızlık, biraz sonrası psikolojik bozukluğa veya davranış bozukluğuna yol açan süreç olarak görülüyor. Biz bunu böyle görüyoruz. Tarikatlar veya cemaatler bu zemin üzere şekillendiğinde, nefis terbiyesi üzerinde yanlış uygulamaların ortaya çıkacağı bellidir. İnsan bunu talep ediyor çünkü. İnsan hürriyet talep etmiyor, ferdiyet talep etmiyor. Geniş bir ihvan zümresi talep ediyor. Geniş bir network, ağ talep ediyor. Dolayısıyla tarikat uygulamaları ya da cemaat uygulamaları buna göre şekilleniyor. Ama bilmek lazım ki, İslam’ın esas, derindeki ideali, ferdileşme, özgürleşme ve ihlastır.

“Nefsini bilen Rabbini bilir.” sözü üzerinde konuşacak olursak, insanla yaratıcısı arasında bu kadar sıcak ve ontolojik bağ, ne anlama geliyor?

Bu sözü anlayabilmemiz için öncelikle şunları söylememiz lazım. Kur’an-ı Kerim’de Allah yeryüzünde bir halife yaratacağını söylüyor. Her neresinden bakarsanız bakın, insanla ilgili halife kelimesi kullanıldığı zaman, Allah’la arasında bir irtibattan konuşmuş oluruz. Çünkü halife, en azından dilsel anlamında halef-selef kavramıyla ilgilidir. Böyle bir kelime, böyle bir kavram kullanıldığında Cenab-ı Hakk’ın bir yükümlülükle görevlendirdiği ve kendisiyle ilgili bir yükümlülük yüklediği bir varlıktan konuşmuş oluyoruz. Kur’an-ı Kerim’de geçtiği üzere, melekler bu duruma binaen biz şunu şunu yapıyoruz, diyerek Cenab-ı Hakk’ın başka bir yönüyle ilgili bilgi veriyorlar bize. Yani takdis ve tespihten söz ediyorlar. Demek ki halifelik de Allah’la ilgili bir mesele. Bir diğer konu, şeytanın ve meleklerin Âdem’e secde etmekle memur edilmesi. Şimdi bu da insanın Allah’la irtibatını gösterir. Başka bir mesele, ilahî isimlerin veya herhangi bir şekilde isimlerin öğretilmesi var. Sufiler onu ilahi isimler olarak alırlar, diğerleri eşyanın isimleri olarak, daha belirsiz anlamda alırlar. Fark etmez bu, çok da önemli değil. Buradan baktığımız zaman insanla ilgili çok özel bir durumla karşılaşırız. Emaneti yüklenmesinden söz ediyor Cenab-ı Hak. Göklerin ve yerin kaldıramadığı emanet neydi, diye düşünmemiz lazım. Tin suresinde insanın “ahsen-i takvim” üzere yaratıldığından söz ediliyor. Bütün bunlara baktığımız zaman insanın yeryüzünde öteki varlıklarla benzer bir varlık olmadığını anlayabiliriz. İnsanın farklı bir durumu var. Farklı özelliği var. Ve insan bu özellikle ve bu gayeyle yeryüzüne geldi. Buhari’de geçen bir hadisi şerif, Allah’ın (c.c.) insanı kendi suretinde yarattığını söylüyor. Yorumcular bunun üzerinde konuşuyorlar. Şahsi kanaatim yorumların önemli bir kısmının hatalı olduğu. Çünkü “Allah’ın sureti” kelimesini kabullenmedikleri için oradaki “suret” kelimesinden uzaklaştırmak için tevillerde bulunuyorlar. Ama bu ayetlerle o hadise baktığımız zaman konu daha iyi anlaşılıyor. Allah’la insan arasında yüksek bir irtibat tesis edilmiş oluyor.

Biz bunu marifet kavramıyla anlatabiliriz. Bu Allah’ı tanımadır, bilmedir. Ya da diyelim ki bunun ilk hali, ilk kavramlaştırması Allah’a ibadettir. Bir insanın yeryüzündeki varlığı Allah’ı tanımaksa, ibadet etmekse bunun insana dair bir ilgisi olması lazım. Yani ben eğer Allah’a ibadet ediyorsam ve Allah’ı tanıyorsam bunun benle de bir ilgisi olması lazım. Sufiler tam buradan hareket etmişlerdir. İnsan neyi merak ediyor? Kendisini tanımayı merak ediyor. Yeryüzündeki bütün mücadelelerimiz aslında ben kimim sorusuna cevaptır. Ben kimim sorusu zorunlu olarak bu maksatlarla ilgili. Şöyle düşünün, benim maksatlarım şunlar ise, o zaman ben o maksatlara göre yaratılmış bir varlığım. Şunu fark ediyoruz ki insan maksadından hareketle tarif edildiğinde Allah için veya Allah’la ilgili bir nedenle yaratılmış bir varlıktan konuşmuş oluyoruz. Siz kendinizi bu maksada göre tarif edince kendinizi tanımış oluyorsunuz. Dolayısıyla Allah’ı tanıdıkça kendinizi, kendinizi tanıdıkça Allah’ı tanımış olacaksınız. Genel ilgi budur. İnsanın maksadına göre tanımlanması. Bu bize insan nedir sorusunun cevabını kazandıracak.

Acaba, gerçekten insanın kendini tanıması ne demektir? Günümüzde popüler ifade biçimleri olarak kullanıma giren, “kendini keşfetmek, kendini tamamlamak” ifadeleri bu hakikatin neresine düşer?

Kendini bilmek. Bu kavram galiba günümüzde bağlamından o kadar kopartılmış ve o kadar çalınmış bir kavramdır ki, biz bütün Müslüman entelektüellerin buna karşı bir mücadele vermesi lazım. Psikologlar, sosyal bilimciler veya toplum nezdinde konuşmaya çalışanlar, ikincil, üçüncül meslek sahipleri, bunlar, insanın kendini tanıması, kendini keşfetmesi gibi herhangi bir şekilde çerçevesi belli olmayan, maksadı, yöntemi belli olmayan bana göre boş bir kavramlaştırma üzerine duruyorlar. Sloganik bir şeyden söz ediyorlar. Kasıtlı ya da kasıtsız olarak. Tasavvuftaki kendini bilmeyle bunun arasında bir irtibat kuruluyor. Benim kanaatime göre bu ikisi arasında hiçbir irtibat yoktur. Tasavvufta kendini tanımak, kendini keşfetmek, yeteneklerini fark etmek. Bununla alakası yoktur. Bu tartışmalar içerisinde zihnimize şunu yerleştirmemiz lazım. Kendini bilmenin sağlaması insanın bir Rabbe ulaşmasıdır. Bu bir matematiksel formüldür. Bu tarife göre insan kendi kendini asla tarif edemez. Bilemez.

Bir deist kendisini tarif edemez. Burada insan ancak daha büyük bir bütünle veya daha büyük bir hakikat içerisinde tanımlanabilir. Bu muhakkak Allah’tır denmektedir. Bu ifade bunu demektedir. Dolayısıyla bu ifadeyi klasik literatür içerisindeki tartışmalarla birlikte, günümüzdeki bu anlamsız söylemlerin dışına çıkartmamız lazım. Burada kendini keşfetmekten, birtakım insanların söz ettiği gibi, kendinle barışmaktan söz edilmiyor. Neden söz ediliyor? Konuşmamızın ilk başına başladığımız yerde, nefsin dürtülerine karşı aklımızın ve ruhumuzun evrenselliği arasındaki çelişkiden hareketle, insanın daha evrensel nitelikler kazanmasıdır. Şöyle mesela. Müslümanlar Cenab-ı Hakk’ın isimleri olduğunu öğrendiler. Sonra bu isimleri incelediklerinde Cenab-ı Hakk’ın isimlerinin aynı zamanda ahlak ilkeleri olduğunu fark ettiler. Mesela Cenab-ı Hak rahmandır. Bu bir merhamet ilkesidir. Âlimdir, bu bir bilgi ilkesidir. Cenab-ı Hak mürittir, iradedir. Kerimdir, cömertlik. Bunlar ahlaki ilkelerdir. Eğer biz Allah için bir maksada göre yaratılmışsak veya Allah tarafından belirlenmiş bir maksat için yaratılmışsak o zaman bu ilkelere göre yaşamamız lazım. Yani bu ilkelere göre o maksadın gerçekleşmesi lazım. Halife olmak bu demektir. Bu durumda Müslüman âlimler, ilahî isimler bizim Allah’a gideceğimiz yoldur, aynı zamanda maksadımıza varacağımız yoldur, demişlerdir. İnsanın kendini bilmesi demek, kendini ahlaki vasıflarla donatması demektir. Ben mesela gerçekte dinin söylediği evrensel merhametle nitelenirsem kendimi bilmiş olabilirim. Zalim bir adam kendini bilemez. Mesela benim içimden bu geçiriyordu, diye kendini bilme biçimi yoktur. Bir yalancı kendini bilemez. Bu işi için de geçerlidir. Kibirli bir insan kendini bilemez. Kendimizi bilebilmemiz demek, Cenab-ı Hakk’ın söylemiş olduğu, kendinde bulunan o vasıflara göre yaşamamız demektir. O zaman şöyle bir noktaya gelebiliriz. İnsan, bu ahlaki vasıflara göre yaşayacak, kendisinin hakiki bir insan haline getirmek için mücadele edecek. Bunu başardığı zaman da zorunlu olarak Allah’ı bilmiş olacak. O zaman da özgürlükten konuşmuş olacağız. Şunun altını çizmek lazım. Sufiler, arifler için “ahrar” tabirini kullanmışlardır. Yani hür insanlar. Bu çok büyük bir iddiadır. Bugün modern dünyada Müslüman düşüncenin hareket etmesi gereken kavramlardan bir tanesi budur. Zevklere karşı, tüketime karşı direnmedir. İslam üniversal bir ahlaktan söz ediyor. Günümüzde Müslüman toplum çok ciddi sıkıntılar yaşadığı için yerelleşme temayülümüz var. Hep öfkeyle düşünüyoruz, kızarak düşünüyoruz, yerel düşünüyoruz. Bu yerelleşme neticesinde birbirimizle çok kavga ediyoruz. Müslüman cemaatler, gruplar. Böyle bir ufku kaybediyoruz. İslam bir kabileye evrensel bir din olarak geldi. Bugün iki milyar Müslüman var, o iki milyar Müslüman ise İslam’ı bir kabile inancına indirgiyor. Bu da bir kendini bilememe ve Rabbini bilememe meselesi. Kendini bilemediğin zaman, aslında Rabbin, âlemlerin Rabbi olduğunu da unutuyorsun.


1969 Rize-İkizdere doğumlu. 1993’te Marmara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi’nden mezun olduktan sonra 1995’te Abdullah İlâhî’nin Keşfü’l-Vâridât’ı adlı teziyle yüksek lisansını; 2003’te de Sadreddin Konevi’de Marifet ve Vücûd başlıklı çalışmasıyla doktorasını tamamladı. Halen İstanbul Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Tasavvuf Anabilim Dalı’nda öğretim üyeliğini sürdüren Demirli, çalışmalarını ağırlıklı olarak iki alanda sürdürmektedir: Birincisi Konevi şârihleri ikincisi ise İbnü’l-Arabî. Ekrem Demirli’nin Sadreddin Konevî, Abdürrezzâk Kâşânî, İbn Sina ve İbnü’l-Arabî’den çevirileri, hakemli dergilerde yayınlanmış makaleleri ve ulusal ve uluslararası sempozyumlarda sunulmuş tebliğleri bulunmaktadır.

Röportaj : Emin Gürdamur - Ali Aygün
Diyanet Dergi