Prof. Dr. Ekrem Demirli
Prof. Dr. Ekrem Demirli
İstanbul Üniversitesi

Prof. Dr. Ekrem Demirli

İstanbul Üniversitesi

Tasavvuf ve Toplum İlişkisi

İstanbul Üniversitesi Öğretim üyesi Prof. Dr. Ekrem Demirli tasavvuf alanında çok değerli telif ve tercüme eserlerin sahibi. Muhyiddin İbnü’l Arabî’nin 18 ciltlik Fütühât-ı Mekkiyye ve Fusûsu’l-Hikem adlı eserlerini dilimize kazandırdı. Bunların yanı sıra Sadreddin Konevi, İbn Sina, Abdürrezzak Kaşani, Abdülgâni en-Nablusi, Ebû’l-Alâ Afifi, Annemarie Schimmel gibi mühim şahsiyetlerden tercümeleri mevcut. Prof. Dr. Ekrem Demirli ile toplumdaki tasavvuf ve tarikat algısı üzerine bir söyleşi gerçekleştirdik.

Öncelikle tasavvufun İslam düşünce geleneğindeki yeriyle başlayalım isterseniz. İslam düşüncesinde tasavvuf nasıl bir yerde duruyor? Özellikle kelamiyye, selefiyye ve felasife ile mukayese edildiğinde sufiyyenin İslam düşüncesindeki diğer ana mecralardan ayrıldığı noktalar ve alan olarak kendine özgü yaklaşımları hakkında neler söylemek istersiniz?

Bu soruya kademe kademe cevap vermek lazım. Bir defa İslam düşüncesi hangi problematikten başlıyor bunu tespit etmek gerekiyor. İslam hiç kuşkusuz Hz. Peygambere vahyin gelmesiyle birlikte başlıyor ve bu vahyin Mekke ve Medine’de olmak üzere 23 senede teşekkül eden bir evresi var. Ondan sonra Peygamber Efendimizin vefatıyla bir tartışma yaşanıyor. Bu ilk tartışma daha çok siyasi muhtevalı. Peygamberin yerine kim geçecek? Daha sonra bu mesele, İslam toplumları tarafından yeniden yorumlanıyor ve Ehl-i Sünnet ve Ehl-i Şia kendine göre bir yorum getiriyor.

Peygamberimizin Yerine Kim Geçecek?

Mesela Ehl-i Sünnet şöyle diyor: bizim için bu tartışma dini bir tartışma değil Müslümanların başkanı kim olacak tartışmasıdır. Ehl-i Şia ise: “hayır bu tartışma bizim için dini bir tartışmaydı, dini bir ihtilaf idi, peygamberin yerine kim geçecek sorunu idi” diyor. Fakat bu tartışmadan sonra yine de İslam, Dört Halifeler Dönemini yaşıyor. Dört Halifeler Döneminin sonuna doğru Müslümanlar arasında ilk ciddi tartışma ortaya çıkıyor. Nedir o? Hâricîler Hz. Muaviye ile Hz. Ali arasındaki savaşta hakem olayına başvurulmasını büyük bir günah olarak kabul ediyorlar ve ilk kez Müslüman toplumunda, Müslüman kimdir, mümin kimdir, iman ve amel ilişkisi nedir, günah işlemenin durumu nedir gibi tartışmalara yol açıyorlar. Bundan sonra İslam’da ortaya çıkan tüm ekoller şu veya bu şekilde bu tartışmanın etrafında şekilleniyor. İman nedir, özellikle de günah işleyenin durumu nedir sorunu ile çok ilgileniyorlar. Daha sonra tartışma biraz soğuyor fakat bu kez şöyle bir muhteva kazanıyor: iman ve amel ilişkisini nasıl ele alabiliriz? Acaba bir insan iman ettiğinde amel işlemek zorunda mıdır, ahlaklı olmak zorunda mıdır, değil midir şeklinde bir tartışma ortaya çıkıyor. Ve yine bu süreç içerisinde ideal Müslümanlık kavramı, hakiki Müslümanlık ya da Müslümanlığın hakikiliği diye bir mesele ortaya çıkıyor. Benim kanaatime göre tasavvufun doğuşu aslında bu sorunla ilgilidir. Biz bu sorunu dikkate almadan tasavvufun İslam dünyasında yayılışını açıklayamayız. Çünkü kelam ekolleri bu tartışmada birkaç gruba bölünüp, bir kısmı günah işleyen dinden çıkar, bir kısmı günah işlese de din içindedir, bir kısmı ise belirsizdir dese bile sufiler şöyle bir ideal belirliyorlar ehlisünnet içerisinde: imanımız varsa mutlaka amel de işlemeliyiz hatta ahlaklı olmalıyız bu şekilde Allah’a yaklaşmalıyız. Yani bir tolerans olmadan, daha çok amel işlemeliyiz diyorlar. Bunun için de gerekli yöntemi geliştiriyorlar, diyorlar ki amel işlemek de yetmez çünkü fıkıh amelin standart şartlarını belirlemiştir Allah’a ulaşabilmek için daha çok amel, daha çok ahlak ve daha çok nefs terbiyesi gerekir. Mesela malın bir kısmını vermek yetmez mal sevgisinden kurtulmak gerekir burada zühd kavramı ortaya çıkıyor. Farz olan ibadet namaz kılmak, oruç tutmak yetmez, daha çok ibadet etmemiz gerekir burada nafile ibadet ve sürekli zikir kavramı ortaya çıkıyor. Cihat etmek yetmez, sürekli bir cihat üzere olmak lazım; burada mücahede-i nefs kavramı ortaya çıkıyor. Allah’ı razı etmek yetmez, Allah’tan razı olmak gerekir; buradan da rıza kavramı ortaya çıkıyor. Bu şekilde tasavvuf, İslam düşüncesinde ortaya çıkan iman ve amel tartışmalarının bir parçası olarak doğdu daha sonra kendisine göre bir iman ve amel ilişkisi problemi tanımladı ve dikkatimizi nefs terbiyesine çekerek daha çok Allah’a yönelme, Allah için daha çok iş yapma noktasına taşıyarak iman ve ameli en ileri noktaya taşımış oldu.

Zühd Evresi, Sünni Tasavvuf Evresi, Metafizik Evre

Literatürde yapılan tasniflerde de vurgulandığı üzere tasavvuf değerlendirmelerini zühd ve takva, tasavvuf, tarikat, felsefi tasavvuf gibi kategorik ayrımlar şeklinde yapmak doğru mu sizce?

Hem zaman bakımından uzun bir süreden, hem mekân bakımından çok geniş bir coğrafyadan hem de kişi olarak çok fazla insandan bahsettiğimiz için tasnifler kaçınılmaz. Bu nedenle tasavvufu evrelerine ayırıyoruz. Ben kişisel çalışmalarımda şu şekilde ifade ediyorum; tasavvufun erken dönemine zühd yönelimleri diyoruz. Bunu tam müstakil bir dönem olarak kabul etmiyoruz ama böyle diyoruz. Yani Müslümanların zihninde İslam hakkında birtakım bilgiler, telakkiler oluşuyor. Hz. Peygamber’in zahidane hayatı, sahabenin zühd hayatı ile ilgili bir takım kanaatler geliyor fakat ondan sonra büyük bir zenginlik ortaya çıktığı için bu zenginlik içinde bu Müslümanlık nasıl yaşanacak diye bir soru ortaya çıkıyor. Müslümanların bir kısmı bu zenginliği terk etmek gerektiğini savunuyor, burada zühd ortaya çıkıyor. Mesele sadece zenginlik meselesi değil. Peygamberimiz zamanında en yüksek mevki sahibi bir askeri birliğe komuta eden kişi, bunun dışında vali, yönetici gibi atamaları yok Peygamber Efendimizin. Ama İslam’ın yeni döneminde yüksek rütbeler, görevler ortaya çıkıyor. Zahitler bu görevlerin de dindarlıkla çeliştiğini kabul edip görevleri terk ediyorlar. Üçüncü bir alan olarak, yeni İslam şehirlerinde bilimler, düşünceler ortaya çıkıyor. Zahitler bakıyor ki sahabelerin bu kadar çeşitli bilgisi yok ama ameli vardı, ahlakı vardı. Bu bilgiyi amele ve ahlaka bir engel sayıp bu tarz bilgilerle ilgilenmeyi de terk ediyorlar. Böylece zühd üç alanda gelişiyor; amele engel olan bilginin terk edilmesi, amele ve ahlaka engel olan statülerin terk edilmesi ve yine amele ve ahlaka engel olan dünyeviliğin terk edilmesi. Buna Zühd Evresi diyoruz. Bunun akabinde yeni birtakım sorunlar ortaya çıkıyor. Özellikle de şeriat bilimleriyle, din bilimleriyle irtibatın kopartılması tasavvufu zayıf hale getiriyor. Bu kez yeni bir evresine geçiyor tasavvuf, ona da Sünni Tasavvuf Evresi diyoruz. Onun kurucu isimleri Cüneyd-i Bağdâdî, Hâris-i Muhâsabî gibi isimler. Bu evrede tasavvuf tekrar bir din bilimi haline geliyor. Şehirden kopmuştu tekrar bir din bilimi haline gelerek geri dönüyor. Bu evrede yeni kitaplar yazılıyor, tasavvufun ilk büyük kitapları yazılıyor, büyük isimler yetişiyor, talim terbiye, irşat bir sistematiğe kavuşuyor ve tasavvuf bu şekilde devam ediyor. Bir de üçüncü evre var: kurucusunun İbnü’l-Arabî olduğu, Konevi’nin de içinde olduğu bu üçüncü evreyi ben Metafizik Evre diye isimlendiriyorum. Bu evrede tasavvuf artık hakikaten, kelimenin teknik anlamıyla metafizik haline geliyor, ahlak teorisi ve dünya yorumu tam oturuyor. Günümüzde tasavvufu takip edenlerin bir kısmı zühdü takip ediyor, bir kısmı Sünni tasavvuf anlayışını takip ediyor, bir kısmı da daha çok metafizik dönemini takip ediyor. Bunlar arasında her zaman bir çelişki yoktur ama bazı farklılıklar da vardır. Tasavvufu bu şekilde tasnif etmek mümkün.

Tasavvuf Dindarlığı Yaşama Biçimidir

Osmanlı’da kapitalist düşünce ve faaliyetin ortaya çıkmayışının sebeplerini araştıran Sabri F. Ülgener Osmanlı toplumunun zihniyetini belirleyen en önemli faktörün tasavvuf olduğunu ve toplumun, esnaflık ve ticaret hayatının, Ortaçağ zihniyetinin ve değerler dünyasının yüzyıllarca taşıyıcılığını yaptığını söyleyerek aslında bir anlamda kapitalizmin Osmanlı’da gelişmemesini ve Batıdan geri kalışı tasavvufa bağlıyor. Bu konuyu siz nasıl değerlendiriyorsunuz?

Burada doğrudan tasavvuf demeye gerek yok. Tasavvuf değil dindir konu. Çünkü tasavvuf dinden ayrı bir şey değil, dinin bir yorumudur daha doğrusu dindarlığı yaşama biçimidir. Bu mesele sadece İslam ile ilgili de değildir, Hristiyanlık için de böyle şeyler söylenir. Özellikle Hristiyanlıkta ve İslam’da güçlü bir tanrı fikrinin oluşması, mülkiyet fikrinin gelişmemesi, öte dünya inancının güçlü olması gibi bir takım nedenlerle din ticari hayata karşı insanları biraz daha zayıf kılar, ilgisiz kılar.

Avrupa’da Hristiyanlık Kurum Olarak Güçlü Olsa da Bir Din Olarak Güçlü Değildir

Bu noktada kapitalizmin tohumlarını atan düşünürlerden bazılarının Hristiyan papazlar olması ve kapitalist ruhun Protestan ahlaktan beslenmesi bir tezat olmuyor mu?

Ama Hristiyanlıkta bir kırılma var. Bizde de temelleri atanlar aslında sufiler. Lonca teşkilatları, askeri teşkilatlar, ticari kurumlar… Bunlar zaten sufilerin etrafında teşekkül ediyor. Fakat belli bir noktadan sonra bu yapılar statik bir yapı kazanıyor ve gelişmeyi engelliyor. Hristiyanlıkta da aynı şey oluyor ama Hristiyanlıkta o dönem kapitalizmin gelişmesi ile birlikte reform süreçleri ortaya çıkıyor ve kilisenin merkezi iktidarı zayıflıyor. Zayıfladıktan sonra Avrupa toplumu istediği gelişmeyi sağlayabiliyor. Ve o gelişme sağlandıkça buna paralel olarak din sürekli geri gidiyor ve bugün geldiği noktaya varıyor. Bugün ben Avrupa’da dinin hakikaten çok zayıfladığı kanaatindeyim. Siyasi olarak güçlüdür, sosyal kurum ve kültürel açılardan güçlü olabilir ama bir din olarak güçlü değildir. Şimdi İslam’da da bu kurumsallaşma sürecinde tasavvufun bir rolü olduğu kesin fakat daha sonra bir tıkanıklık olduğu da görülüyor. Acaba bu tıkanıklık ve ortaya çıkan muhafazakârlık tasavvufun teorisinden mi kaynaklandı, toplumsal nedenlerden mi kaynaklandı? Bu tartışma götürebilir bir şey.

Ben şahsen bu konularda şöyle bakarım: mesela tasavvuf kalkınmaya engel teşkil edebilir veya zenginliğe, müreffehliğe engel teşkil edebilir. Bu ilkece reddedilemez ama tersi de söylenebilir yani katkı da sağlıyor denebilir. Bu duruma göre değişebilir fakat bir toplumun kalkınması ya da kalkınmaması problemi sadece bir nokta üzerinden izah edilemez. Örneğin Avrupa’da din engeldi ama Avrupa toplumu Hristiyanlığı bir sorun olmaktan çıkartabildi. Eğer İslam toplumlarında başka bir takım dinamikler olabilseydi, kalkınmayı sağlayabilecek ideal bir kavram olarak kullanıldığında söylüyorum, o dinamikler tasavvufu bir faktör olmaktan çıkartır ve tekkeleri hapis edebilirlerdi. Bu olmadığına göre başka saiklerin bu işi yönettiğini düşünmemiz lazım.

Mürşit ile Mürit İlişkisi Aslında Tekil Bir İlişkidir

Osmanlı’nın son dönemlerinden itibaren Türk toplumunda tasavvufa olmasa bile tarikatlara karşı olumsuz denilebilecek bir yaklaşım var. 1925’te çıkarılan Tekke ve Zaviyeler Kanunu ile de zaten kapatılmış oldular. Abdülhakim Arvasi’nin “Onlar zaten kendilerini kapatmıştı.” ifadesini de göz önüne alacak olursak tarikatlar artık fonksiyonlarını tamamladı diyebilir miyiz?

Geçmişi çok abartarak mevcut durumun aleyhine kullanmak doğru değil. Tasavvuf normal şartlarda tekke, tarikat gibi kavramlar kullansa bile bunun bir özü vardır o da şu: mesele bir yapı meselesi değildir. Tekke dediğimiz şey bir mürşit ile müridin ilişkisidir. Dolayısıyla bir şeyh varsa, bir mürşit varsa tekke vardır. Ya da tarikat vardır. Bu kurumsal bir yapı değildir, kurumsal bir ilişki değildir ve mürşit ile müridin ilişkisi tekil bir ilişkidir, onların arasındaki bir ilişkidir. Bunları ayırt etmek lazım: normalde mürşidin bütün müritler ile ilişkisinin tekil olması gerekir. Fakat birden çok mürşit olduğunda ister istemez bu bir sosyal yapı kazanıyor. Problem tam da burada ortaya çıkıyor. Tasavvufun o bireysel ilişki tarzı ile bunun bir sosyal yapı kazanması arasında bir çelişki ortaya çıkıyor. Benim şahsi kanaatim bu konuda tekke ve tarikatlar açık iken de çok fazla problemler olduğu şeklindedir. Merkezi iktidar da bunu her zaman bir tehlike olarak görmüştür. Tarihe baktığımızda Osmanlı’nın son döneminden çok daha önce tekkelerinin kapatılması, dağıtılması hakkında tartışmalar olduğunu görüyoruz. Çünkü kontrolsüz yapılar olarak görülüyor. Toplumun içinde gereksiz bir otoritelerinin, iktidarlarının olduğu düşünülüyor. Bir müridin mürşidi ile ilişkisinde pek bir sıkıntı çıkmıyor fakat bir mürşidin etrafında 500 kişi, 3000 kişi olmaya başladığı zaman devlet bunu bir tehdit olarak algılıyor ve bu noktada kısmen haklı da olabilir. Devletin bu reaksiyonu anlaşılabilir bir şey. Bu nedenle bence geçmişte de problem vardı, şimdi de problem vardır, gelecekte de problem olacaktır. Bunu ideal bir tekkeler dönemi, ideal bir tarikatlar dönemi diye ortaya koyamayız. Böyle bir beklenti içerisinde olamayız benim kanaatimce.

Tarikatlarla Cemaatleri Karıştırmamak Lazım

Sadece devlet mi tehdit olarak algılıyor yoksa toplumun geneli için de söz konusu mu bu algı? 15 Temmuz darbe girişimi sadece devlet için değil tüm halka yöneltilmiş büyük bir tehditti. Bunu göz önüne aldığımızda toplumun özellikle cemaatlere karşı güvensizlik duyması normal değil mi?

Bir defa tarikatlar ile cemaatleri ayrıştırmak lazım. Tarikatları ayrıştıran şey silsileleridir, bir silsile yolu ile geçmişten gelen bilgiyi devam ettiren bir “mürşidin” varlığıdır, aslında temel şey budur. Bu bakımdan cemaatlerden ayrıdırlar. Bugün cemaatlerle ortaya çıkan sorunlar da tarikatlar sorunu gibi ifade ediliyor bu çok doğru değil. Türkiye’deki şu anki mevcut durumu normal görüyorum, bunun çok fazla irdelenmemesi gerektiği kanaatindeyim. Laiklikle sağlanan bu yapı bence normal. Osmanlı’nın son döneminde mesela “Meclis-i Meşâyih” gibi bir şey kurmaya çalıştılar, hakikaten sonuçsuz, niteliksiz bir durum ortaya çıktı. Bu alan çok subjektif bir alan olduğu için kontrol altına alınması, kayıt altına alınması çok güç. Tehdidi sadece devlet mi algılıyor sorusu önemli. Tehdidi sadece devlet algılamıyor, örneğin bir baba olarak ben çocuğumla ilgili böyle bir tehdit algılayabilirim. Nereye gidiyor, bir gruba katılması ne demek? Bu kaygılardan ötürü bireyler de bir tehdit olarak algılayabilir. Tarikatların, tasavvufun böyle sübjektif bir tarafı var, kontrol altına alınması çok güçtür, dışarıdan kontrol edilemez. Nasıl kontrol edilebileceği başından beri bir problem olduğu için Müslüman geleneğin bir kısmı tarikatları yok sayma temayülüne gitmiştir.

Peki, nasıl kontrol edilecek? Eski kitaplarda şöyle yazıyor: ehli kontrol edebilir. Peki, ehlinin kim olduğunu nerden bileceğiz? Böyle bir durum var dolayısıyla mevcut durumda yani bugünün Türkiye’sinde benim dikkat ettiğim nokta tarikatlar, tekkeler değil genel olarak İslami eğitim. Müslüman toplumun dikkatini buraya vermesi lazım, İlahiyat fakülteleri, Diyanet İşleri Başkanlığı’na bağlı kurumlar, din eğitimi öğretimi ile ilgili kurumlar vs. dikkat noktamızın burası olması lazım. Ötekinin kontrol edilmesi üzerinde durmak mümkün değil, mutlaka ehli olanlar vardır ama kaç kişidir, onları nereden tanıyacak, nerede bulacağız? Bu ciddi bir problemdir. Objektif din eğitimi veren kurumlara, kişilere dikkatimizi yöneltmek daha doğru.

“Tarikat Toplumsal Bir İhtiyaç Değildir”

Tarikat toplumsal bir ihtiyaç değildir. Bunun altını çizmek lazım. Herkese tavsiye edilecek teşvik edilecek ‘ey insanlar tarikatlara gidin‘ denecek bir şey değildir tarikat, çok istisnai ve sübjektiftir. Fakat burada tasavvuf ile tarikatı biraz ayrıştırmak lazım. İslam düşüncesinin kurucu bir unsuru olarak tasavvuf ayrı bir şeydir ve bu herkese lazım. Herkesin ya da en azından İslam düşüncesini ciddiye alanların burayla ilgilenmesi lazım. Ama tarikat, yani bir mürşide bağlılık, bir mürşidin etrafında oluşan tarikat ya da tekke şeklinde yapı tavsiye edilecek bir şey değildir. “Gidin kendinize bir şeyh bulun, şeyhi olmayanın şeyhi şeytandır” denilebilecek bir durum yoktur. İslam bunu kabul etmez. Peygambere iman etmiş bir kişinin hususi bir şey araması bir zorunluluk değildir, bir lükstür. Bunu iyi anlamak lazım. Burada lüks kelimesi belki yabancı olduğu için yadırganabilir, “tatavvudur” bu, bizim literatürümüzde böyle ifade edilir. Yani gönüllülük. Siz isterseniz ararsınız ama aradıktan ve bulduktan sonra belirli yükümlülükleriniz olabilir, o yükümlülüklerin de şeriatce belirlenmesi lazım. Bir defa şunun altını çizmek lazım: şeriat ile dini yükümlülükler ile çelişen bir tarikatın meşru ve müdafaa edilebilir olmaması lazım. Tasavvuf teorisi bunu böyle kabul eder. Fakat bundan da önce bugün bence ciddi meselemiz şeriat bilgisi ile ilgili. İnsanlar şeriatın sadece bir hukuk ve müeyyide olduğunu zannediyor, hâlbuki şeriat din demektir. Bunun içerisinde ahlak vardır, kurallar vardır ve bir yolculuk vardır. İnsan şeriat ile bir yolculuk yapar, hakiki bir insan olmaya doğru adım atar. Bu süreç içerisinde tasavvufu tanır. Ama tasavvufu sanki seküler, modern bir kurummuş gibi ele almak ya da gelenekle, örf ile özdeşleştirerek tasavvufu hakiki din haline getirmek bence abesle iştigaldir ve tasavvufun altından kalkamayacağı bir yükü tasavvufa yüklemek demektir.

Tasavvufun Dindeki Yeri

Tasavvufla ilgili değerlendirmelerde bir yandan İslam’ın en özgün yorumlanma ve yaşanma biçimi denilirken diğer taraftan diğer din ve geleneklerden etkilenerek sonradan ortaya çıktığı hatta İslam’da yerinin olmadığı şeklinde yorumlar yapılıyor. Kadim bir tartışma olmakla beraber “İslam’da Tasavvuf”, “İslam ve Tasavvuf” gibi tartışmaları siz nasıl değerlendiriyorsunuz? Tasavvuf karşıtlığının temelinde neler yatıyor? Günümüzde geçmişteki söylemlerden farklı olarak tasavvuf karşıtlığını körükleyen yeni gelişmeler mi söz konusu?

Tasavvufun başından beri en ciddi meselesi ortalama yorumla ilişkisi problemidir. Ortalama yoruma mesela şeriat diyorlar ama şeriat doğru ifade değil. Bunun doğru ifadesi kuralın yorumudur, normatif yorumdur. Eski kitaplarda buna “Rüsum“ denir, “Rüsum ehli” denir. Şeriat ehli değil rüsum ehli ya da zâhir ehli. Metnin zâhirini ya da literal yorumunu yapan kişilere denir. Buna mukabil bir de metnin daha derin anlamına, (derin anlamı derken bâtınîlik anlamında söylemiyorum, diyenin maksadını güden kişiler anlamında söylüyorum) dinin maksadına bakanlar var. Bunlara hakikat ehli ya da ehli bâtın deniyor. Bunlar arasında her zaman bir ilişki problemi olmuştur. Fakat bunun doğru yorumu o bâtın ehli olan kişilerin zâhire riayet etmek şartıyla yorum yapabilecekleridir. Tasavvufun başka türlü bir yaklaşımı olamaz çünkü o zaman şeriat ortadan kalkar. Şeriatı ortadan kaldırmak demek dini ortadan kaldırmak demektir. Tasavvuf her zaman bu tehlikeye açıktır, bu ihtimal vardır ve tasavvuf içerisinde ortaya çıkan teorisyenlerin varlık sebebi bu ihtimal ile mücadele etmektir. Mesela Cüneyd-i Bağdâdî bu ihtimale binaen mücadele vermiştir. Biz tasavvufu böyle kayıtsız bir şekilde düşünmeye başlarsak tasavvuf alır başını gider ve çok başka bir noktaya yuvarlanır.

Yanlış Anlaşılmaya Müsaitlik

Tasavvufun kültürel eserlere yansıyan yüzü bu tehlikeyi tetikliyor olabilir mi? Belki de en yoğun ve kolay biçimde bu eserler ile ortalama insanın kültür dünyasına giriyor tasavvuf. Örneğin tasavvufa dair hiçbir alt yapısı olmayan birisine kadar ulaşıyor “Zahid Bizi Tan Eyleme” ilahisi. Bu ve bunun gibi eserlerin ortalama yoruma tabi olması tasavvufla ilgili yanlış algılara neden olabilir mi?

“Ehline helaldir, biz içeriz” ama ne içtiğimizin adı başından beri tartışıldı ve bu söylendi. Eğer bir insan şarap dendiğinde gerçekten şarap anlıyorsa bu olmaz, onun tasavvuf hakkında konuştuğunu düşünemeyiz. Bu sözlerin ortalama bir insan tarafından yanlış anlaşılması gibi muhtemel bir durum var. Ama işin bu kısmı edebiyat ve hayat ilişkisi problemidir. Edebiyatçıların kullandığı terimler deyimler, bir takım düşünürlerin kullandığı kavramlar ile günlük hayat arasında çelişki vardır. Biraz farklılaşma olması normal. Günlük hayat dili bütün sanat hayatını, edebiyat hayatını, düşünce hayatını belirleyemez, burada farklılık olacağı kesin. Ama birisi çıkıp biz içeriz derken kastımız şudur demeye başlarsa bu tasavvuf olmaktan çıkar. Bu heretik tasavvuf yorumlarına, sapkın tasavvuf yorumuna dönüşür. Bu yok değildir, vardır. Geçmişten beri bu vardır. Fakat ana damar tasavvuf; Cüneyd-i Bağdâdî ve İbnü’l-Arabî akımları tasavvufun böyle bir heretizme dönüşmesiyle mücadele ettiler. Tasavvufun normlardan ayrışması, değerlerden kopması ile mücadele ettiler. Onların mücadele etmiş olması böyle bir şey yoktur ya da böyle bir tehlike bulunmamaktadır anlamına gelmez. Aksine ne kadar büyük düşünürler çıkıp bununla mücadele ediyorsa o kadar büyük tehlike var demektir. Bu günümüz için de geçerlidir. Birileri tasavvuf ile dinin içini boşaltabilir. Bence en tehlikeli kavramlardan bir tanesi, yaklaşımlardan bir tanesi şeriat kelimesinin kurallarla özdeşleştirilmesidir. Şeriat ve tarikat diye bir ayrım kullanılıyor ki bu sakat bir ayrım. Doğru olanı şu: Şeriat ana cadde tarikat ise ana cadde içerisindeki özel bir yol demek. Birine fetva diyoruz birine takva diyoruz. Hayatımızda da buna benzer örnekler yaşarız; bize bir takım kurallar söylenir biz onları daha rafine hale getirmeye çalışırız. Rafine hale getirmek de o kurallarca içerilir zaten. Buna tarikat denir, başka türlüsü de olamaz zaten. Şeriatın dışına çıkacak bir tarikat olamaz.

Heretik ve Sapkın Yönelişler

Dinin, tasavvufun dışına çıkan sapkın tarikatlar sadece bize özgü bir durum değil, Batı’da çok fazla sapkın tarikat var. Birçok farklılıklarına rağmen bu sapkın tarikatlar arasında benzerlikler mevcut mu?

İnsanlar ne ararlar? İnsanların bilgi aramadığı kesin, doğru aramadığı kesin. İnsanlar güvenlik ve duygu arıyor. Bunu kim verirse oraya gidiyor. Bu nedenle o dini yapılar çok kısa zamanda belirli sayıda, belirli ölçekte insanı çevresine toplayıp örgütlenebiliyor. Çünkü insanlar duygu arıyor, bilgi aramıyor. Arkadaşlık arıyor, yeni sosyal çevreleri arıyor. Bizde şeriatı peygamber temsil ediyor, bizim için şeriat peygamberin yoludur. Orada ise o birlikteliği, o duyguyu veren, o coşkuyu yaşayan ve onu sağlayan önder aslında peygamberin statüsünü temsil ediyor heretik akımlarda. Bu sapkın tarikatlardaki o kişi ya öğretisiyle ya yaşama biçimi ile yeni bir duygu oluşturuyor ve daha önceki sıkıntılarınızdan, ilişkilerinizden daha cazip bir şey, bir çözüm sunuyor siz de onun peşinden gidiyorsunuz. Bu kişilerin artık din içerisinde bir çözüm araması beklenemez. Yalnızlık, stres ya da başka bir problem yaşayan kişi bu problemini nasıl ve nerede çözeceğini arıyor, bunu nerede aşıyorsa artık onun için din de orası, şeriat de orası, nübüvvet de orası haline geliyor. Bu insan davranışında çok anlaşılabilir bir şey. Ve bu durum batı-doğu ya da hangi din olduğu fark etmeksizin heretik tarikatlarda benzer şekilde ortaya çıkıyor. Burada tasavvuf da çok elverişli bir şey; bir mürşit var, bir dil var, muhabbet, aşk, sevgi… İnsanlar için sihirli kelimeler bunlar artık, anlamasa bile aşk kelimesine bayılıyor insanlar. Normalde aşk kelimesinin burası ile hiçbir ilgisi yoktur oysa. Bir retorik, muhabbet, sohbet etrafında toplanıp bir arkadaş grubu, bir sosyal cemaat, grup haline gelebiliyorlar. Başından beri tasavvuf teorisyenleri bununla mücadele ettiler bunu bilmek lazım.

Tarikatların Geleceği

Yaşadığımız dönem itibariyle ve gelecek vizyonu açısından bakıldığında tasavvufun ve tarikatların geleceğiyle ilgili neler ön görüyorsunuz? Geleceğin dünyasında tasavvuf ve tarikatların yeri ne olacak?

Bence bu biraz dinin toplumdaki geleceği hakkında öngörüde bulunmaktır. Eğer toplum doğru bir yere gidecekse din olacağı için gidecektir, eğer din varsa bunun en azından bir kanadında tasavvuf da olacaktır. Ama toplumlarda din olmayacaksa, mesela İslam toplumlarının geleceği de sekülerleşme, modernleşme şeklinde olacaksa burada tarikat olsa da tarikat değildir o, din olsa da din değildir. Bu bakımdan bu soruya şartlı cevap verilebileceği kanaatindeyim. Gelecekte tasavvufun önü açıktır gibi bir cümle bana komik gelir, böyle bir şey söylenemez. Eğer dinin toplumlarda sahih anlamda bir karşılığı olacaksa, tasavvufun da olur. Mesela Hristiyanlık bugün devam ediyor veya Çinlilerin inançları devam ediyor fakat bu inanç artık toplumda belirleyici olmak, insanların evreni yorumlarken, kendilerini anlamaya çalışırken ve ahlaki davranırken neye göre hareket edeceklerini belirlemede bir referans noktası olmaktan çıkıyor. Hristiyanlık da çıkıyor, doğu toplumlarındaki inançlar da çıkıyor. Şimdi bu açıdan baktığımızda İslam, bir referans noktası olmaktan çıkacak mı çıkmayacak mı? Sorun bu. Eğer çıkmayacaksa tasavvufun bir istikbalinden söz edebiliriz. Çıkacaksa tasavvufun olması ya da olmamasının bir anlamı yoktur.

yorungedergi.com