Prof. Dr. Ekrem Demirli
Prof. Dr. Ekrem Demirli
İstanbul Üniversitesi

Prof. Dr. Ekrem Demirli

İstanbul Üniversitesi
Modern Dünyada Dini Bilgi: Akıl ile Hayalin Ardında Hakikatin Bilgisi

Modern Dünyada Dini Bilgi: Akıl ile Hayalin Ardında Hakikatin Bilgisi

Günümüzde dinî düşüncenin meselelerinin doğru teşhis edilmesinin önündeki engellerden birisi sorunun sadece akıl-vahiy ilişkisi şeklinde kalıplaşmış olmasıdır. Müslümanlar vahyi savunmak veya vahiy karşısında öteki bilgi imkânlarından söz etmek istediklerinde, hep akıl-bilgi ve vahiy ilişkisi üzerinde odaklanırlar. Bu durum soruna tek yönden bakmaktan kaynaklanan yüzeysel bir yaklaşım ve körlüktür..

Büyük kitabevlerinde kitaplar müstakil konularına, bazen de yakın konulara göre tasnif edilir. Böyle bir tasnifin tek maksadı okurun kitaba hızla erişmesini sağlamak değildir elbette; konuyla ilgili başka yazarlara ve kitaplara muttali olmasını sağlayarak ona katkı sağlamak ister. Bilimle ilgili kitapları bir yerde, sanat-edebiyatla ilgili kitapları başka yerde, felsefi eserleri başka yerde bulabiliriz. Peki din üzerinde yazılmış kitapları hangi bölümde bulabiliriz? Kitabevi geniş bir mekâna sahipse ve dinî eserleri müstakil bir bölümde toplamışsa, sorunun maksadı anlaşılmaz. Birkaç alanı aynı yerde toplamak durumunda kalmışsa sorunun niçin sorulduğu anlaşılır. Modern kitabevlerinde dinî eserler astroloji, büyü, mitoloji gibi konularla aynı yerde tasnif edilir. Bunun anlamı şudur: Dinle ilgili bir eser almak istediğinizde yayınevi size aynı zamanda mitoloji, astroloji vs. gibi eserleri önermektedir. Böyle bir tasnifin doğruluğu ve yanlışlığına değinmeden gündelik hayatta başka bir durumun tasnife kaynaklık teşkil ettiğini görürüz: İnsanlar 'din adamı' veya 'hoca' tabirini kullandıklarında akıllarına sadece dinî bahislerle -sahih- ilgili bir âlim veya otorite sahibi gelmez. Dinin temelden reddettiği işlerle ilgilenen gizemci öğretilere, sihirbüyü gibi uğraşlarla temayüz eden insanlara hoca unvanı(!) verilir.

Böylece bir insan için 'hoca' tabiri 'gizemli' işlerle ilgili insanların müşterek adına dönüşerek toplum belleğine kazınır.

Niçin bir kitabevinde dinle ilgili kitaplar zikredilen alanlara dair eserlerle tasnif edilir? Niçin 'gizemci' işlerle ilgilenenlere de 'hoca' denilir? Bunun sebebi açıktır: İnsanlar zihinsel irtibat kuramadıkları veya takip edilebilir açık-seçik bir yönteme sahip olmadığını düşündükleri şeyleri aklî düzlemin ötesine iteleyerek araya bir sınır çizerler. Sözü edilen uğraşlar, bizim dünyamızda karşılığı olan veya bilginin/sanatın üretilme sürecine muttali olduğumuz alanlar değil, özel bir kabiliyet şartına bağlı 'gizemli' işlerdir. Ancak bu tavır yayınevindeki tasnifi izah için yeterli değildir. Onun modern zihne mahsus bir nedeni vardır. Meseleyi kısaca özetlersek; burada insanlığın üç merhalesi diye bilinen pozitivist telakkinin izleri görülür. İnsanlar evreni önce mitolojilerde dile getirilen akıl dışı bir çerçevede algılamışlardı. Evren, içerisinde tanrıların, olağanüstü varlıkların ve hadiselerin mütedahil bir şekilde bulunduğu yerdi. İnsan ise çatışmalı dünyada varlığını muhafaza etmeye çalışan çaresiz ve zayıf bir varlıktı. Dinler geldi ve mitolojilerdeki akıldışı evren anlayışını görece rasyonel bir zemine çıkardı. Bilim çağının gelmesiyle de dinler yerlerini bilime ve akla bıraktılar. Peki dinler nereye gitti? Dinler bilim ve akıl çağında mitolojiler kısmına dâhil olarak aklîliklerini yitirdiler. Onlar hâkim düşüncelere 'malzeme' görevi görebilir veya insanını hayatını sınırlı alanlarda iyileştirme işi üstlenebilirler, o kadar! Hayatın kurucu unsurlarını teşkil eden bilim, hukuk, siyaset, düşünce gibi alanlarda dinin rolü kalmamıştır. Bir kitabevinde şahit olduğumuz tasnif, modern zihnin tarih yorumuna dayalıdır.

Dinî eserleri böyle bir tasnifle ele almak hakikat ile bağdaşır mı? Gerçekten de dini bilginin değeri anlamını yitirmiş, din mitolojiler alanına mı itilmiştir? Bütün Müslümanlar bu soruya 'hiç kuşkusuz hayır' cevabını verir. Verir vermesine de, Müslüman düşünürler 'hayır' demekten daha fazla bir şey yaparak bu tasnifin niçin yanlış olduğunu ortaya koymak zorundadır. Çağımızda Müslüman düşünürlerin cevabını vermek zorunda oldukları en önemli konu budur: Dinî bilginin değeri!

Vahiy mi, akıl mı?

İslam'ın bu çetin zamanlarında Müslümanlar, 'yenilenme' (tecdit) bahsinden söz açtıklarında bir cümleyi sıkça tekrarlarlar: "En önemli iş bilgi meselesidir." Doğru bir tespitle işe başlamak demektir bu. 'Bilgi sorunu' düşüncenin temel meselesidir. Bilginin kaynağı, bilginin sahih olmasının ölçüleri, bilginin aktarımı vb. sadece çağımızda değil, bütün çağlarda en temel konu bilgi sorunudur. Akılcı bilgi teorileri dinle karşılaşınca, yeni tartışmalar ortaya çıkmış, insanın vahyi nasıl anlayacağı ve akıl-vahiy ilişkisi ele alınmıştır. Çağımızda bilgi teorilerinde hâkim anlayış, dini bir özne olmaktan çıkartarak, bilgiyi aklın ve dilin imkânları çerçevesinde ele almakta karar kılsa bile, Müslümanlar için tartışma asla bitmemiştir. Bu tartışmayı çağdaş sorunları da hesaba katarak akıl ve vahiy meselesini, vahyin makullüğünü, dini bilginin değerini yeniden ve sürekli konuşmak zorundayız. Bu meyanda bir hususa dikkat çekmek gerekir: Dinî bilginin akılla ilişkisi kadar bilime göre daha masum gözüken başka alanlarla ilişkisi de dini düşüncenin temel sorunlarındandır. Bunlar gizemcilik, sanatlar, geleneksel öğretiler, düşünceler, doğu kaynaklı öğretiler vs. şeklinde tasnif edilebilir. İslam'da dini düşüncenin sadece akılcı felsefeyle değil bu tarz pratik sanat ve ilimlerle çatışarak şekillendiğini hatırlamak gerekir.

Dinî bilgiyi veya dinî düşünceyi nasıl ele almak gerekir? Bir düşünceyi veya bilgiyi 'dinî' kılan husus onun nübüvvete -vahiy- dayalı olmasıdır. Vahyi üstün tutmayan bir bilgi dinî bilgi vasfını kazanamaz. Dinî düşüncenin en temel özelliği, insanı kurtuluşa ve saadete ulaştıracak sahih/yeterli bilginin vahiyden ortaya çıktığını kabul etmesidir. Vahyi sahih bilgi kaynağı kabul etmekle insan dinî düşünceye dâhil olur. Bu meyanda iki temel meseleyi hatırlamak gerekir: Birincisi vahiy karşısında akıl ve aklın imkânlarıdır. Bu sorun önce Hristiyanlık ile felsefe arasında, sonra İslam düşüncesinde ortaya çıkmıştı. Müslümanlar Hicaz'da bilgi kaynağı olarak sadece vahyi kabul ediyor, ona dayalı olmayanı bilgi saymıyorlardı. Hiç kuşkusuz vahyin dışında gündelik hayatlarını idame ettirecek bir takım bilgilere ve tecrübelere sahiptiler fakat bunlar, onların gözünde bilgi değerinde değillerdi. İslam Doğu Akdeniz'e yerleştiğinde bu bilgi anlayışını savunmada zorlanacağı bir döneme girildi. Artık vahiy bilgisinin yanında akli bilgi de kendini kabul ettirdi. Bu kez vahiy ile akıl irtibatı sorunu ortaya çıktı. İki bilgi kaynağı nasıl uzlaştırılacak ve aralarındaki otorite sorunu nasıl çözülecekti? Bu hususta Müslümanlar arasındaki büyük tartışmalar ve ayrımlar ortaya çıktı ki günümüzde de bu tartışmalar güncelliğini korumaktadır. Gerçekte İslam'da ortaya çıkan bütün ayrışmalar ve ekoller akıl ile vahiy ilişkisi ve vahyin anlaşılma sorunu ekseninde gelişti. Batınîliği dışarda tutarsak, iki büyük ekol teorileriyle Müslüman toplumu şekillendirdi: Mutezile aklın vahiy karşısında yorum önceliğini ve değer kaynaklığını kabul ederek sünnetten ayrıldı. Sünnîlik ise vahyin mutlak üstünlüğünü muhafaza ederek aklı vahiy karşısında fer' saydı. Filozoflar için ise sorun vahiy ve akıl sorunu değil, akıl ve vahiy sorunuydu. Başka bir anlatımla filozoflar aklın imkânlarında boşluk görmüyordu; nübüvvet aklın ulaştığı bilgilerin ifadesiyle ilgili fonksiyonel bir meseleydi.

Dinî düşüncenin iki rakibi: Müstakil akılcılık ve sezgicilik

Günümüzde dinî düşüncenin meselelerinin doğru teşhis edilmesinin önündeki engellerden birisi sorunun sadece akıl-vahiy ilişkisi şeklinde kalıplaşmış olmasıdır. Müslümanlar vahyi savunmak veya vahiy karşısında öteki bilgi imkânlarından söz etmek istediklerinde, hep akıl-bilgi ve vahiy ilişkisi üzerinde odaklanırlar. Bu durum soruna tek yönden bakmaktan kaynaklanan yüzeysel bir yaklaşım ve körlüktür. Buna mukabil aklın otoritesini tezyif edebilecek alternatif yaklaşımlar -post modern süreçte olduğu üzere- ortaya çıktığında veya sanat ve şiir gibi aklın ikincilleştiği yaratıcılık bahisleri söz konusu olunca, dindarlar daha rahat bir zemin bulabileceklerini düşündüler. Bunun iyi örneklerinden birisi, akılcı yönteme karşı sezgiyi savunan felsefi akımlara duyulan anlaşılmaz ilgidir. Bunu başka alanlara yaymak da mümkündür. Bu meyanda geleneksel kültürlerden izler taşıyan sözler, şiirler, hikâyeler aşina bir çehre bulmuş olmanın sıcaklığını yaratır içimizde. Özellikle tasavvufu bu bahiste bir uzlaşı alanı olarak görmek, işin başka bir noktaya taşınmasına yol açar. Pek çok insan için tasavvuf sezginin, aklın dışındaki kabiliyet ve melekelerimizin, rüyaların, duygunun kısaca kontrol edemediğimiz alanlarımızın tebarüz ettiği bir sahadır. Dini düşüncenin yenilenmesinden söz edebilmek için önce tarihsel tecrübeyi hatırlamak gerekir.

Gazâlî'nin dinî düşünceye katkıları büyüktür. Bununla birlikte onun dini düşünce için tehlike olarak filozofları göstermiş olması bizi yanıltır. Gazâlî eserlerinde akılcı ekolleri şiddetle eleştirdi, eserlerinden birisine ismini veren 'tehafüt' (tutarsızlık, çelişki) tabiri bu eleştiriyi hafızamıza kazıdı. Bir düşünceyi veya bilimi tehafüt ile nitelediğinizde, onu bulunduğu zeminden başka bir alana itmiş olursunuz. Mesela bir masal veya mitoloji için tehafüt tabirini kullanmayız çünkü onlar zaten çelişkilerle malul metinlerdir. Tehafüt iki anlama gelir: Birincisi birbiriyle çelişkili ve tutarsız görüşler, ikincisi delillendirilemeyen iddialar! Gazâlî her ikisiyle de filozofları itham ederek dinî düşünceyi akla karşı savundu. Bunun yanında Gazâlî Batınîlik eleştirisiyle Sünnîliğin bilgi teorisini savundu fakat gözümüzden kaçan husus, dinî düşüncenin ikinci zorlu rakibinin bu tartışmalarda unutulmuş olmasıydı. Bu rakip, akılcı yöntemden daha çok sezgiyi, rüyayı, ilhamı, kısaca nefsin akıl dışındaki güçlerini kullanan akımlardı. Bunlar gizemci guruplar, karizmatik önderler etrafında temerküz etmiş dinî-felsefi cemaatlerdi.

Bu konuda geçmişteki tartışmalara ışık tutabilecek ve günümüze de yön verebilecek ilkelerden birisi ayetlerde kurulan bir karşıtlıktır. Kuran-ı Kerim Hz. Peygamber'in nübüvvetinden söz ederken onun kim olmadığını da belirtilir: Kâhin, sihirbaz, şair, mecnun vs. değildir! Bu bahisteki isimler çoğaltılabilir. Hepsi aklın takip edemeyeceği sübjektif bir yöntemle otorite devşiren insanlardır. Bu yöntem ilham, sezgi, bazen ebced/cifr, çeşitli yöntemlerle işaretleri okumak, ruhani varlıklarla irtibat kurmak vb. şekilde ortaya çıkabilir. İslam başından beri dinî bilgi ile bu 'irrasyonel' yöntemlerle elde edilen bilgiyi ayrıştırdı. Hz. Peygamber ile kâhin İbn Sayyad'ın karşılaşması bunun ilk örneklerinden birisidir. Tasavvufun -özellikle de pratik tasavvufun- bu noktada ciddi sorunlarla malul olduğunu akılda tutmak gerekir. Tasavvuf ilham, keşif ve benzeri yöntemlerle bilgi elde edilebileceğini söyleyen metinlere sahiptir. Bunların ne anlama geldiği ve mukabili olan geleneklerle farkının ne olduğu sorunu tasavvufun en önemli sorunlarından birisidir. Bu meyanda tasavvufun sezgi veya ilham başlığı altında toplanabilecek bilgi yöntemleriyle mücadele ettiğini de söylemek gerekir. Söz konusu yöntemler Müslümanlara mahsus yöntemler değildi ve İslam'ın çevresinde bu yöntemler belki de akılcılıktan daha çok bilinen yöntemlerdi. Bu durum zamanla unutulmuş, tasavvuf sübjektif yöntemlerle malul bir alan kabul edildi. Tasavvuf denilince akla sürekli ilham, keşif, rüya, sezgi gibi yöntemlerin gelmesi onun dinî düşünce içerisindeki yerini tezyif etmiştir. Bu noktada tasavvufun bilgi yöntemiyle çevresindeki 'ilham' ehli gurupları tefrik ederken dikkate almamız gereken örneklerinden birisi Hucvirî'dir. Hucvirî, tasavvufun bilgi yöntemini 'ashab-ı ilham' denilen ve genellikle Hindistan ve İran'ın çeşitli bölgelerinde yerleşmiş gizemci gurupların bilgi anlayışından ayrıştırmak için büyük emek harcamış sûfilerdendir. O 'ilham ehlini' değerlendirirken şaşırtıcı bir ifade kullanılır: "Hiç kimse ilham ehli kadar tehafüt (çelişki) üzere değildir." Dikkat ediniz! Bu sözü bir sûfi söylüyor! 'İlham ehli hiçbir konuda görüş birliğine varamamış, birinin dediğini öteki yalanlamıştır.' Bu tespit Gazali'nin akılcılık hakkında söylediği 'tehafüt' hükmüyle birdir. Bu durumda dinî düşünceyi şöyle bir zeminde ele almak gerekir: Aklın otonomluğunu iddia eden akılcılık ile nefsin pratik güçlerinin otonomluğunu savunan ilham/sezgicilik karşısında vahyin üstünlüğünün savunulması! Bunlardan birisi ötekinden daha az öneme sahip olmadığı gibi vahiy karşısında salt akılcılık ne ise salt sezgicilik de odur. Çağımızda Müslüman düşünürlerin dinî düşüncenin sorunlarını ele alırken hesaba katmak zorunda oldukları en temel sorun budur. Bu soruna ciddiyetle eğilmediğimiz sürece dinî metinler; mitolojiler, masallar ve astrolojiyle ilgili eserler arasında sunulmaya devam edecek, dini bilgi insanlara 'huzur' veren edebi bir malzeme seviyesini aşamayacaktır.

Lacivert Dergisi
Sayı: 33, Mart 2017