Prof. Dr. Ekrem Demirli
Prof. Dr. Ekrem Demirli
İstanbul Üniversitesi

Prof. Dr. Ekrem Demirli

İstanbul Üniversitesi
Hakikat Kapısında Kudret Aramak: Toprakta Birlik ve Kudreti Acizlikte Bulmak

Hakikat Kapısında Kudret Aramak: Toprakta Birlik ve Kudreti Acizlikte Bulmak

Davranışlarımızı yönlendiren temel saik nedir diye sorulsa, akla gelecek ilk kavram 'iktidar' arzusu olabilir. İktidar-kudret öyle geniş bir anlam alanına sahiptir ki, bireysel veya toplumsal hadiseleri ondan hareketle tahlile kalkışsak zihnî bir boşluğa düşmeyiz. B. Russel'in S. Freud'un 'libido' teorisini eleştirirken söylediği budur. Ancak daha dikkatle düşününce iktidarın/kudretin da gerçekte araç olduğunu söylemek mümkündür: İktidar varlığımızı muhafaza eden bir araç veya imkândır ve bu nedenle onun peşinden gideriz. Bu durumda insanın davranışlarını yönlendiren ana saik varlığını koruma güdüsüdür. Herkes varlığına tutkuyla bağlıdır ve bütün çabasını kendi varlığını muhafaza etmek üzere harcar: varlığını sürdürmenin araçların temin ederken varlığına tehdit algıladığı şeyleri ortadan kaldırmak isterken çatışmalar, savaşlar başlar. İnsanın hakikatle ve bilgiyle ilişkisi de bu kapsamda değerlendirilebilir. Hikmeti sevmek veya aramak, insanın yeryüzündeki çaresizliğini aşmak, varlığını sürdürmek ve gerçekte 'tanrılaşmak' için başvurduğu bir yoldu. Başka bir anlatımla hakikat arayışı da iktidar arzusundan mücerret düşünülemez. En nihayetinde insanın dinle irtibatı da bu kapsamda düşünülebilir. Din insana bir güç verir ve yeryüzündeki varlığı hakkında bir açıklama getirir; esas güç de bu açıklamanın ta kendisidir.

Ancak burada ciddi bir sorun ortaya çıkar: İnsan çevresiyle ilişkisini 'iktidar' amaçlı kuracaksa o zaman her şey iktidarın bir aracı haline gelir ve biz 'kendinde hakikat'ten söz edemez hale geliriz. Böyle bir durumda ise insanın dindarlığı öteki ilgileri gibi varlığını muhafaza etmede kullanılan iktidarın parçası, hem de en elverişli ve zahmetsiz parçası haline gelir. En azından dindarların pek çoğunda durum böyle olabilir; nitekim dini düşünce böyle bir olguyu yabana atmaz ve bunu bir eleştiri haline getirerek 'hakiki dindarlık nedir?' sorusunu sorar. Muhakkik sufilerin sözlerinden anlaşıldığı kadarıyla, 'hakiki dindarlık' insanın beşeri varlığını korumak güdüsüyle peşinden koştuğu iktidar tutkusundan yüz çevirmesiyle ulaşması muhtemel olan bir haldir: fena yoksa, hakiki dindarlıktan söz etmek mümkün değildir.

Dört Kapı Kırk Makam: Toprakta ve Acizlikte Eşitlik

İnsanın 'kamil' yani sahip olduğu kabiliyetin bilfiil haline geldiği bir insan haline gelebilmesi için uzun yol yürümesi gerektiği kadim geleneklerin ortak fikridir. İnsanlık ideali Kaf dağının ardındadır ve 'sulhu olmayan savaş' verenlerden başkası ona eremez. Her doğan insan adayı olarak doğar ve sadece yolu yürüyebilenler gerçek insan vasfına haiz olabilir. Bu itibarla 'insan olmak' herkese doğuştan verilmiş imtiyaz değil, bir emanet, daha çok da sorumluluktur. Yolu yürümek bu sorumluluğa ve emanete liyakat kesbetmeye sebep olur. Müslüman düşünürler, insanlık idealine ulaşmayla ilgili sistematik teoriler ortaya koymuşlardır. Bunların arasında en çok bilinenlerden birisi dört kapı-kırk makam diye belirlenmiş bir süreçte varlığın mertebelerine doğru gerçekleşen yolculuktur. Bu yollardan geçebilen insan gerçek insan haline gelerek korkularını umutlarını aşar, toprakla bağlı sınırlı varlığını ezele taşıyarak kudretin anlamını yeniden öğrenir. Daha doğrusu sınırlı bir kudret fikrinden sınırsız kudretin himayesine girerek varlığını muhafaza eder.

Bu yolların veya kapıların ilki şeriat, yani genel için olan en geniş yol (cadde-i kübra) iken ardından tarikat yani özel ve dar yol gelir. Şeriat ve tarikat ayrımı yanlış anlamalara müsaittir; özellikle tarikat denilince akla kurumsal yapılar gelebilir ki, kast edilen o değildir. Bir kapı olarak tarikat genel kurallar ile sınırlanmış özel kurallar yoludur. Bir şehir örneğiyle meseleye bakacak olursak, şeriat şehri ayrıştıran surlar iken tarikat surların içindeki özel yollar demektir. Şeriat ile tarikat ayrımını şeriatın kuralları ile maksadı diye ayırmak da mümkündür. Bunun fıkıhtaki karşılığı, fetva ile takva ayrımıdır. Fetva kapısından geçerek takva kapısına varılır; bu ise daha uzun bir yolculuğun bir merhalesidir.

Şeriat ve tarikat kapılarından sonra insan marifet kapısına ulaşır. Marifet gerçek bilginin ancak ahlak ve amelden doğabileceğini anlatır. Bu yönüyle ahlakın neticesi olmayan bir bilgi marifet adını alamaz; böyle bir bilgi sahibi de hakikate yolculuk etmiş sayılmaz. Kapıların her biri üzerinde önemle durulmayı gerektiren konular olsa bile, insan-hakikat ve iktidar ilişkisini anlamak bakımından en kayda değer hususlar son kapıda ele alınır: hakikat kapısı! Hakikat dini düşüncede soyut bir kavram olarak düşünülmez, daha doğrusu hakikatten söz ederken neyden söz ettiğimiz belli olmasa bile, ahlakî karşılığı varlığını gösterir. Bu bakımdan hakikat salt bir idea olmaktan çıkarak ahlaki ilkeye dönüşür. Hacı Bektaş-ı Veli insan hakikat kapısından girince önce toprak olduğunu idrak eder der. Bu cümle gerçekte insanı şaşırtır: uzun bir yolculuk sadece bunu öğrenmek için miydi? demekten alamaz insan kendini. Ancak mesele o kadar basit değildir!

Her şeyden önce yolculuk bizi maksada ulaştırmıştır ve 'seyr ü süluk' muvaffak olmuştur. Artık insanlık ideali bir haya olmaktan çıkarak ete kemiğe bürünmüş, 'gökteki hakikat' yeryüzüne insan olarak inmiştir. İkinci husus hakikat bilgisi Hz. Peygamber'in hadisinde geçen 'eşyayı olduğu hal üzere bilmek' bahsiyle irtibatlıdır. Tasavvufun gayesi eşyayı olduğu hal üzere idraktir ve en nihayetinde insan böyle bir bilgiye ulaşır. O halde hakikat bilgisi bize topraktan gelmeyi öğretmiştir. Hâlbuki biz bu bilgiye sahipken yola çıkmıştık. Çünkü her insan şöyle veya böyle yaratılış fikrine sahiptir ve bir şeyden geldiğimizi kabul ederiz. Bunu izah ederken kullanılan kavramların bir önemi yok; yaratılmış olmak veya yeryüzüne gelmiş olmak veya buraya atılmış olmak acizlik ve faniliği öğretir bize. Öyleyse hakikat kapısından sonra topraktan geldiğimizi öğrenmeyi bilgi sayabilmek için ilk bilgimizi bilgi olmaktan çıkartmak gerekir. Bunu ilk bilgimizin bize getirdiği ahlaki davranışla anlayabiliriz: ilk bilgimiz, yani yaratılmış olduğumuz bilgisi bizde bir eşitlik fikri ortaya çıkartmamıştı. İnsanların bir kısmı ötekilerden daha çok insan sayılmıştı ve bu ayrımdaki ölçü 'güç' ile sınırlıydı. Kim daha güçlü ise o daha çok insandı. Hakikat kapısından girerken öğrendiğimiz bilginin totoloji olup olmadığının sağlaması da ahlaki ilkede bulunur: Hacı Bektaş 'yetmiş iki milleti ayıplı görmemek' gerekir der. Bu ilke hakikat kapısından sonraki ikinci makamın bilgisidir. Yeryüzündeki bütün insanlara ayıplı bakmamak, seyr ü süluk'un maksadına ulaştığının delilidir. Bu durumda insanın peşinden koştuğu iktidar kavramı yeni bir anlam kazanır. Herkes mutlak anlamda insanlıkta eşit ise insanlıktan kaynaklanan bir üstünlük, bu üstünlüğü tahkim edecek bir kudret kalmamıştır. Hakikat yolculuğuna başlarken insanı sevk ve idare eden iktidar arzusu ile hakikat kapısından sonra bulunan iktidar arasındaki fark budur: biri insanlar arasında ayrımı istilzam ederken öteki kudreti Allah'ta bularak O'na bağlanmayı gerçek kudret sayar.

fikriyat.com