Prof. Dr. Ekrem Demirli
Prof. Dr. Ekrem Demirli
İstanbul Üniversitesi

Prof. Dr. Ekrem Demirli

İstanbul Üniversitesi
Bilgi Eylem İlişkisi Merakı Daraltır mı?

Bilgi Eylem İlişkisi Merakı Daraltır mı?

Amele/eyleme bilginin maksadı diye bakmak, Müslüman toplumun bilginin ne olduğu hakkındaki görüşleri kadar varlığa dair meraklarını da belirlemiş görünüyor. Gerçek bir dindar amele dönüşmeyecek bir bilgiye bilgi demez. En azından İslam'ın ilk asırlarında Müslüman bilginler ilim veya alim derken ameli istilzam edebilecek veya doğrudan veya dolaylı yükümlülükle ilgili bilgilerden söz ediyorlardı. Büyük kelam bilgini İmam Matüridi'nin göksel varlıklardan söz eden bir ayet-i kerime için şöyle bir açıklamada bulunur: 'Ayet-i kerimenin yükümlülükle ilgili bir yönü yoktur.' Matüridi, devamında, diyor ki, 'o zaman ayetin yorumunu araştırmanın gereği de yoktur.' Matüridi'nin yaklaşımı sahabe neslinden aktarılan bazı sözlerin bir devamı kabul edilebilir. Hz. Ömer'in 'çekirdeği ve neva'yı yaran Allah' mealindeki ayet-i kerimede 'neva' kelimesinin anlamını soran birisine 'birinci kısım (çekirdek) ile ne amel ettin de ötekini soruyorsun' diye tepki gösterdiği aktarılır. Kur'an-ı Kerim'de İsrailoğulları anlamsız sorularla görevlerini erteleyen veya ihmal edenlerin prototipi olarak uyarılır. Malayani, yani insanın kendisini ilgilendirmeyen işleri terk etmesi, doğru dindarlığın ölçüsü sayılmıştır. Bu minvalde ameli savsaklatabilecek şekilde sorular sormak, sınırsız merakların peşinden giderek vazifeleri ihmal etmek, heva ve hevese uymak demektir.

Müntesipleri arasında ayırım gözetmeden her seviyedeki insanı aynı yükümlülüklerle sorumlu tutan dinin bu yaklaşımı bir cemaat teşkil ederken başarılı olacaktır, bu açıktır. Dinin muhataplarının ekseriyeti günlük işleriyle meşgul olabilecek, bütün hünerlerini ve dikkatlerini maişetlerini temine adamanın ötesinde başka bir işle ilgilenemeyecek kimselerdir. Böyle insanların yükümlülüklerini yaşadıkları hayat ile irtibatlandırmak, bilgiyi de o hayatın bir parçası haline getirmek dinin gerçekçiliği demek idi. Bununla beraber bu cemaat dahilindeki kabiliyetli yüksek zihinler için bu yaklaşım bir sınırlama anlamına gelebilir mi? Konuyla ilgili sözleri ve hükümleri yüzeysel okumakla yetinirsek burada büyük bir daralmanın ortaya çıkacağı kesindir. Bunun asıl nedeni bilgiden ne anladığımızla ilgili değil, aksine, amel veya eylem derken zihnimizde oluşan şeyin darlığıdır. Din amelden söz ederken zihnimiz belirli türdeki eylemleri aşarak tüm varlıkla ilgili bir zemine intikal edemezse, merakımız ve talebimiz güçlü bir dayanak bulamaz, dinin insan aklını geliştirme imkanı ortadan kalkar.

Düşüncenin ufku eylem alanından daha geniş midir?

Soruya cevap verirken iman-amel veya bilgi-eylem ilişkisinin felsefe tarihindeki yansımasına dair bir kaç noktaya değinmek gerekir: Bilgi eylem irtibatı İslam geleneğinde gördüğümüzden daha güçlü ve sistematik bir üslupla Platon felsefesinde kurulmuş, eylem bilginin varlık kanıtı sayılmıştır. Eylem alanına çıkmamış bir bilgiden gerçek bilgi olarak söz edemeyiz. Adaleti, iyiliği veya doğruyu bilmek ile yapmamak diye bir şey söz konusu olamaz; adaleti bilenler adil olanlardır. Başka bir anlatımla bilgi ile eylem arasında herhangi bir nedenden ortaya çıkan bir gecikme veya boşluk söz konusu değildir. Bu anlayışta kötülük cehalet demek iken iyilik ve erdem de bilgidir. Metafizik düşüncenin gelişmesinde bilgi ile eylem ve ahlak arasında kurulan bu bağ temelli bir değişim demekti. Bu sayede filozofun eylemi ile ahlakı bilgisinin haline gelerek ahlak ile zihin, zihin ile varlık arasındaki örtüşmenin zemini belirlenmiştir. Bir metafizikçi için doğruluk (sıdk) tam olarak bu demektir. Böyle bir bilgi neticesinde filozof 'imkan ölçüsünce Tanrı'ya benzemiş', İbn Sina'nın tabiriyle 'yeryüzünün sultanı' olmuştur.
.
.
.
Yazının devamı için tıklayınız.