Prof. Dr. Ekrem Demirli
Prof. Dr. Ekrem Demirli
İstanbul Üniversitesi

Prof. Dr. Ekrem Demirli

İstanbul Üniversitesi
Türkiye’de ilahiyat müfredatının sorunu ‘yüzeysellik’

Türkiye’de ilahiyat müfredatının sorunu ‘yüzeysellik’

Bileşik kaplar teorisini hatırlamanın vaktidir: Ortalama seviye neyse aynı şartlarda bulunan herkes ve her şey ondan nasipleniyor. Türkiye'de üniversitelerin seviyesini dikkate almadan ilahiyat fakülteleri, bürokrasisinin ortalamasını dikkate almadan da diyanet camiası hakkında konuşmak gerçekçi değil. Ancak ilahiyat ve diyanet bahis mevzu olunca, bu kuraldan imtiyazlı bir alan bekleniyor. Ülkemizde iddialı hukuk fakülteleri var! Adaleti en yüksek değer sayarak herkes için hukuk mücadelesi vermek yerine 'cüzdan ile vicdan' arasında sıkışan veya kariyerini şebekelerin çıkarına amade kılan hukukçulara şahit olduk, lakin fakülte eğitimi tartışılmadı. Mühendislik, mimarlık fakülteleri ülkenin güzide talebelerine eğitim verirken sanayi, bilim ve teknoloji, şehircilikte çok iyi bir seviyeyi yakalayamadık, lakin kimse ilgili fakültelere müfredat önermedi. Siyaset bilimleri, sosyal bilimler ülkenin sorunlarını bilim ve aklın ışığında çözmede kifayetsiz kalınca fakülteler kınanmadı.

Bu okulların Türkiye'nin ortalama seviyeden nasibi neyse ilahiyatlarınki de odur; onlarda hangi sorunlar ortaya çıkıyorsa, ilahiyat fakültelerinde de çıkıyor. Bu sorunları kabaca meslekte derinleşememek, akademik disiplin yoksunluğu, bilimsel yöntem ve usulleri geliştirmemek-kullanmamak, mesleğin kurucu kaynaklarına vakıf olamamak vb. şeklinde sıralamak mümkün. Fakat bunlar, bilgi seviyesi ve mesleki ehliyet ve yetersizlikle ilgilidir. İlahiyat fakülteleri söz konusu olunca, bir üniversite ve bilim kurumunun sorunlarını konuşmak yerine toplumsal vazife daha çok hatırlanıyor. Dini ve ahlaki hayattaki sorunlar ile ilahiyat arasında doğrudan irtibat kurmak güç. Bu itibarla ilahiyat fakülteleri ile söz gelişi Diyanet İşleri Başkanlığını aynı görevde mütalaa etmek yanıltıcı sonuçlar verir. Son yıllarda ilahiyat fakültelerinden pek çok hoca Diyanet İşleri Başkanlığı'nda görev yaptı. Kanaatimce bu süreçte iki kurum arasında güçlenen irtibat, her ikisine zarar verecek bir raddeye vardı. Halbuki biri üniversitedir ve görevi bilgi üretmek, talebe yetiştirmektir; öteki ise kanunlarla belirlenmiş bir hizmeti yerine getiren 'sahadaki' bir kurumdur. İlahiyat fakültelerinin 'akademik' kurum olmasının önündeki ciddi sorunlardan birisi, kendilerini 'ikinci diyanet' olarak addetmeleridir.

Türkiye'de ilahiyat fakültelerinin eğitim-öğretim seviyesinin yetersiz olduğu aşikardır. Hiçbir alanda 'evrensel' standartta kitaplar yazılmadı, bilim insanları yetişmedi. Bu durum eğitime de yansıyor; ilahiyat fakülteleri -tıpkı öteki fakülteler gibi- iyi eğitim vermiyor, yeterli düzeyde bilgi üretmiyor-öğretmiyor. Fakat bu yetersiz eğitim, insanları radikalizme sevk edebilecek veya onları terör hareketlerinin potansiyel kurbanı hatta öznesi yapacak şekilde suçlanmaya müsait bir eğitim değildir. En azından kurumların altmış küsur yıllık tarihi böyle sonuçlar vermedi. Türkiye'de ilahiyat fakültelerinin eğitim-öğretim seviyesini eleştirirken bu olguyu hesaba katmak gerekir. Son günlerde ilahiyatlarda veya başka yerlerde din bilimleri eğitimini felsefe veya sosyal bilimlerle 'dengelemek' gerektiğini savunanlar, bazen din bilimleri arasından bilhassa tasavvufun dini hayatta ortaya çıkabilecek mefhum veya gerçek sorunları aşmanın yegane yolu olduğunu iddia edenler var. Bu bakış açısını anlamak zor: bunu savunanlar dünyada ortaya çıkan dinci 'terör' hareketlerinin yanlış din anlayışının neticesi olduğunu onaylıyorlar galiba.

Geçenlerde bir ilahiyat hocası 'sadece geleneksel ilimler okuyan birinden (böyle eğitim veren bir yer var mı, bilmiyorum; çünkü medreselerde bile şu veya bu şekilde felsefi ilimler okunur) aşırı hareketlere sapacak birisi çıkabilir, din sosyolojisi okunursa sorun kalmaz' gibi garip bir iddiada bulundu. Halbuki şöyle bir soru sorabilecek yeterlilikte bir arkadaşımızdı: Dünyadaki sayısız terör hareketi sosyoloji, psikoloji, felsefe vb. okumamaktan mı kaynaklandı? Türkiye'de Marksist-ırkçı bir terör hareketi var, bu harekete katılanlar hangi kitapları okusaydı teröre yönelmezlerdi? Başka bir ilahiyat hocası ise batı klasikleri okunursa büyük din adamlarının çıkabileceğini söylüyor, mevcut durumun yol açabileceği sathiliğin tehlikelerini tadat ediyor. Sadece fıkıh, hadis, tefsir kitaplarının insanı teröre niçin yöneltebileceğini ise izah etmiyor. Sosyal sorunlarla boğuşan bir ülkede teröre yönelen 'medreseliler' ile Türkiye'de aynı eğitimi alanlar aynı yola sapar mı? Burada belirleyici olan okunan kitaplar mıdır, yoksa yaşanan sosyal süreçler mi? Bir gazetecininki ise eleştiri sınırlarını aşarak ithama ve hakarete varıyor. Türkiye'de kimi 'laikçi' guruplardan duyageldiğimiz bir üslupla 'yobaz', 'din bezirganı' gibi tabirlerin pervasızca kullanıldığına ilk kez şahit oldum. Diyanet ve fakülteleri bir sayarak hepsini 'yobaz' zihniyette birleştiriyor. Genellemelerle yüzlerce kurumu ve binlerce insanı itham eden cümlelerinde hangi müfredat yobaz zihniyeti üretiyor sorusuna ise cevap bulamıyoruz.

Hasıl-ı kelam! Türkiye'de ilahiyat müfredatı üniversitenin öteki branşları gibi ciddi sorunlarla maluldür. Fakat bu sorunlar 'yobaz' zihniyet üretmek veya teröre yol açabilecek bir eğitim verip vermemekle ilgili değil; sorun derinlik ve yaratıcı düşünce sorunudur. Ne geleneksel tarzı benimseyenler savundukları düşünceye hakkını veriyor, ne görece liberal ve 'modern' yaklaşımı benimseyenler işlerine hakkını veriyor. Türkiye'de din eğitiminin ve din bilimleri araştırmacılığının yegane sorunu 'yüzeysellik'tir. Bütün bunların arasında tasavvufu savunanların durumu ise ötekilerden hiç farklı değil!

Şu hükümde birleşebilsek asıl sorunu konuşmaya başlayabiliriz: Bilgiden daha çok retorik, düşünceden daha çok hamaset, çözümden daha çok konuşmak haz veriyor bize. Okuduğumuz fakülteleri en çok bu sebeple eleştirmeliyiz.

fikriyat.com