Prof. Dr. Ekrem Demirli
Prof. Dr. Ekrem Demirli
İstanbul Üniversitesi

Prof. Dr. Ekrem Demirli

İstanbul Üniversitesi
Yükü Bölüşmek, Yolu Bölüşmek ve Ödülü Bölüşmek

Yükü Bölüşmek, Yolu Bölüşmek ve Ödülü Bölüşmek

İnsaf bir ahlak terimidir. Herhangi bir ahlak kitabında ararsanız bulamayabilirsiniz, lakin bir çok ahlak kavramının çerçevesini onunla çizebilirsiniz, hatta ahlak terimlerinin kurucu ilkesi olarak görebiliriz onu. Kelimenin sözlük anlamından gidersek, ahlak, kendi dışımızdakiyle bölüşerek vaz geçmek, hem yerini bulmak hem hevesleri zabt ü rabt altına alarak geri çekilmek diye yorumlanabilir. İnsaf sanki öteki terimlerde kendini saklamış, bir yandan terimlere rengini verirken bir yandan kendi ismini 'uyarı' levhası gibi dışarda bırakmış gibidir. Günlük hayatta 'el-insaf' dediğimizde insanları ahlakî alana davet etmiş, aramızda hüküm verebilecek bir hakeme çağırmış oluruz. Bu nedenle 'insaf' ahlakın kurucu cümlesi sayılabilir; her ilke ve giriş cümlesi gibi maharetle kendini süreçte gizlemiş, her şeye rengini vermiş, her bir ahlaki eylemde bulunmuştur. Bu nedenle ahlak başından sonuna kadar 'insaf' tabiriyle özetlenebilecek bir değişme eylemidir.

İnsafın bir ahlak kavramı olduğunu İbnü'l-Arabi'de fark etmiştim. Büyük metafizikçi tabiri 'yükü bölüşmek' anlamında kullandığı bir bağlamda talim-teallüm (öğretme-öğrenme) ilişkisindeki ahlaki yaklaşıma dikkat çekmişti. Bir düşünürü anlayabilmek için 'insaf' sahibi olmak lazımdır; onun yaşadığı güçlükleri bilerek, konunun ağırlığını hissederek, her şeyden önce onunla benzer bir ciddiyete sahip olarak iyi niyetle yaklaşmak, tuzak kurmamak, cedele sapmamak, öğrenme sürecini çözümsüzlüğe irca etmemek vb. ilkeler anlamanın anahtarıdır. Bu haliyle tabiri Mevlana'da da fark etmiştim: Onun kadercilik üzerindeki açıklamalarında böyle bir beklentisi vardı: kader konusunu anlamanın birinci meselesi işin olabildiğince güç bir mesele olduğunu fark etmektir. Oradan hareketle bir konuyu anlayabilmek için 'iyi niyetli olmak' diye ifade edebileceğimiz bir tavra gerek olduğunu belirtmiştim.

Bölüşmek denilince akla daha çok kazanılan veya mevcut olan bir şeyin taksimi gelebilir. Ahlaki bir terim olarak insaf da böyledir, fakat burada bölüşmenin belirli aşamaları var: Ortada bir sorun vardır, bilim insanları, düşünürler sorunları çözmek için mücadele ederler, çözerler veya çözemezler; bazı konuların tabiatları çözülmeye elverişli değildir. Sorunu çözmeye giren insan karşısında okura-muakkibe düşen şey, işin güçlüğünü anlayarak yükü bölüşmektir: Okur bilmelidir ki yazarın çözmek istediği sorun çetin meseledir, belki de okurun da yerinde olmak üzere o güçlüğün altına girmiştir. Bu durumda okurun yazara-düşünüre iyi niyetli yaklaşımı, samimiyeti yükü bölüşmek anlamına gelir: yükü bölüşmek anlamanın en önemli merhalesidir. Burada okur-muakkib cedel ile konuyu saptırmayarak, merakını ve bilgi sevgisini yitirmeyerek, ısrarla ve sabırla düşünürle güçlüğü bölüşür, kendini yolu yürümeye adar. Bu bölüşme ile okur meselenin gerçek bir öznesi haline gelmiş sayılır. Bilhassa metafizik bahislerde on, yirmi yıllık okuma süreci uzun süre kabul edilmez mesela; üstelik neticede bir şey de öğrenmeme ihtimali olabilir.

İkincisi ise 'yolu bölüşmek' demektir. İnsanlar birbirlerini veya bir şeyi anlamak için kendilerini ötekinin yerine koymayı erdem sayarlar. Gerçekte böyle bir çaba anlamsız, hatta imkansızdır; daha fazlası ise öyle bir tutum erdemle bağdaşmaz. Böyle durumlarda kullanılan 'empati' kavramını oldum olası ahlaki tutum olarak görmemişimdir. Empati yapanın davranışını belirleyen şey, 'gün gelir benim başıma da gelir' endişesi olduğu ölçüde herhangi bir şeyi olduğu hal üzere idrak etmek bir yana ahlaklı davranmış da sayılmaz. Bu tavırda ahlakı temelden sarsabilecek 'ben korkusu' belirleyicidir; ahlak bencillikle değil, korku duygusuyla çelişir. İnsaf ise iki insanın birbirine doğru yürümesi, yolu yarım yarım kat etmeleridir; öteki yürümüyorsa bile insanın görevi yürüyebildiği kadar yürümesidir. Bu tavrı 'yolu bölüşmek' diye anlatabiliriz. Gerçekte birinin ötekine doğru yürümesi anlamak için yeterli olmayabilir, anlaşabilmek için iki kişinin birbirine doğru yürümesi gerekir. Bir düşünürün anlaşılabilir bir dil kullanması ve aşina kavramlar ve hikayeler üzerinden konuşması 'yolu bölüşmek' isteğinden kaynaklanır.

İnsafın üçüncü merhalesi ödülü-sonucu bölüşmektir. Bu ne demektir? Doğrusu üçüncü kısmı izah ötekilere göre biraz daha güçtür. Bunun nedeni bir çok üretimin tek başına gerçekleşmiş görünmesidir. Mesela bu yazıyı kendim yazdım, üzerimdeki insanların emeği olsa bile, yazıp yazmamak bana ait bir karar, sonucu bana ait bir iştir. Bu itibarla birçok düşünce veya ürün yazarın bireysel başarısı olarak tezahür eder, ürüne ortaklık olmaz. Öteden beri metafizikçilerin tecerrüt ve taakkul ile ulaştıkları burhani bilginin ardından ısrarla bir şehir kurma isteklerini anlamayız. Vakıa insanın 'tabiatı gereği politik' olması az çok anlaşılır bir şeydir de politikliğe mahkum olmak niye? Bir peygamberin şehir kurmasının gerekçesini anlayabiliriz çünkü o 'gönderilmiştir', seçimi yoktur, iradesi yoktur vs. Peygambere verilen görev 'tebliğ' olduğuna göre, kurmak ve inşa etmek zorundadır. Bir sufi öyle değildir mesela; bazen 'irşat' ile görevlendirilir, döner tebliğ eder, bazen ulaştığı yerde bırakılır, meczup olur, geriye bile bakamaz artık. Bir filozof niçin şehir kurar? Şehir kurar çünkü şehir tecerrüt ile ulaşılan ödülün bölüşülmesidir. O erdeme filozof bireysel olarak gitmiş olsa bile, bütün insanlar onun bireysel-tümelliğinde mündemiçtir, onun mağaradan çıkmasına yol açan talebini belirleyen o insanlardaki cevherdir. Bu nedenle filozof yolu yalnız giderken bile insanlık cevheriyle birlikte gittiğini bilir, bu nedenle de ürünü bölüşmek, mükafatı 'insaf' ölçüsünde geride kalanlara ulaştırmak zorundadır.

fikriyat.com