Prof. Dr. Ekrem Demirli
Prof. Dr. Ekrem Demirli
İstanbul Üniversitesi

Prof. Dr. Ekrem Demirli

İstanbul Üniversitesi
Abdest Ne Demektir?

Abdest Ne Demektir?

Zamanın ve mekanın değişmesiyle hükümler de değişir. Hiçbir şey eskisi gibi olmaz. Ne geriye dönüş var, ne eski hükümler yeni duruma uyabilir. Mesela Hz. Adem yaratılınca yeni bir şey oldu. Allah, kendi iradesine karşı çıkabilecek varlığı bizzat kendi iradesiyle var etti. Hiç kimse O'nu buna zorlamadı ve hiç kimse kendi iradesiyle ya da hakkıyla var olmadı. İnsanın ve alemin yaratılışını anlatmak üzere kerem kelimesi kullanılır. Kerem, liyakat olmayan bir şeye cömertlik etmek demektir. Allah, her şeyi keremiyle ve bir 'ikram' olarak yarattı. Alem bir ikram-i ilahi olmak üzere var oldu. İşte bu Adem yaratıldıktan sonra varlıkta yeni bir durum ortaya çıktı. Daha önce Allah'ı sürekli tespih eden ve O'na hamdeden melekler yeni bir şey öğrendi: İradeli varlığın ibadetini ve ondan isimleri! Hz. Adem'e ibadetlerin bir kısmını melekler, daha doğrusu Cebrail öğretti. Bu hep böyle devam etti. Cebrail sadece vahyi getiren melek değil, peygamberlerin öğretmeni olarak da kabul edilir. Cebrail tavaf etmeyi öğretirken Hz. Adem'e Adem şöyle sorar: 'Siz tavaf ederken ne söylersiniz?' O da şöyle der: 'Subhanellahi ve'l-hamdu lillah (Allah'ım seni tenzih ederiz! Hamd Allah'a aittir).' Hz. Adem şöyle dedi: 'Benim buna ekleme yapmam lazım, vela havle vela kuvvete illa billahi'laliyyi'l- azim.' Yani azim ve ali Allah'tan başka güç ve kuvvet sahibi yoktur.'

ACİZLİĞİN GÜCÜ VE İKTİDARI
Abdestin manasını anlamadan şekline takılanlara 'yetmiş iki millet dahi elin yüzün yumaz değil' diyen Yunus Emre insanın muktedir oluşunu Allah'a kullukta bulurken şöyle der: 'Yunus kapında kuldur sultandan içeri.' Gerçekte dinde güç ve acizlik ilişkisi bundan daha iyi anlatılamaz herhalde. İnsan her ne kadar gücü sevse bile, Allah bu gücünü kimseyle paylaşmaz. En güçlü olduğunu zannettiği anında insanı aciz bırakır. Bu nedenle dindarlık Allah'a teslimiyet ve O'nun gücüne sığınmak kabul edilebilir. Abdest almak insanın güç sahibi olma vehminden arınmasıdır. Olmayan bir şeyden arınarak var olanla barışabilmek! Bu bakımdan önce ellerimizi yıkarız. 'Elleri yıkamak' dinde çok önemli bir anlama gelir. Çünkü elleri yıkamak önce işe başlamaktır. İnsan ellerini yıkıyorsa ortada bir itiraf da var demektir. Ellerimiz yıkarken 'ben kirlendim' diyerek huzura hazırlanırız. Kimse olduğu haliyle ilahi huzura çıkamayacağına göre her insanın ilk işi bu itiraftır. Demek ki, abdest bizi suyla temizlerken bu itiraf kalbimizi temizler ve bizi huzura hazırlar. Ellerimizi, kollarımızla birlikte yıkarız. Çünkü eller aynı zamanda bizim gücümüzü anlatır. El koymak, el atmak, eli kolu yerinde, el-etek çekmek gibi bütün tabirler sürekli gücü ve iktidarı anlatan tabirlerdir. Fakat bu güç ele izafe edildiğinde, elimiz bir anlamda kirlenir. Kirlenen temizlenmelidir. Bu nedenle temizlik elden başlar ve oradan öteki organlara yayılır. Artık biliriz ki, gücümüz yok, kudretimiz bizim değil, iddiamız yok! Böylece güçleniriz, gücün zirvesini acizlikte buluruz ve şahit oluruz: Bir serçe bir kartalı kaldırır yere vurur. İnsanın yüzü onun hakikati hatta şahsiyetidir. İnsan şahsiyetini daha güçlü hale getirmek üzere yüz suyu döker ve itibarsızlaşır. Din, onun yüzünü yıkar ve hüviyetini temizler. Abdestte yüzü yıkamak başkasına dönen uzuvları yıkamak demektir. Yüzü yıkarken onda bulunan bütün duyular da arınır. Kulak kötü sözleri dinlemekten, dil-ağız dedikodudan, iddiadan, burun ve öteki organlar kendi kirlerinden arınır. Yüzü yıkamak Hz. İbrahim'in 'Ben yüzümü gökleri ve yeri yaratan Allah'a döndürdüm' sözündeki ihlasa karşılık gelir. İnsanı gerçek mümin kılan ihlası, yani Hakka yönelmesi ve yüzünü O'na çevirmesidir. Yüz yıkanırken varlığı Hakka dönmenin anlamı yad edilirken başkasına yüzünü dönmekle yitirilmiş hüviyet yeniden inşa edilir. Sonra ilahi iradeye ram olmak üzere baş meshedilir. Son olarak ayaklar yıkanır. Ayakları yıkamak Hz. Musa'ya söylenen 'Ayakkabılarını çıkart, temiz bir vadidesin' ayetine karşılık gelir. İnsan ayaklarını temizlerken serapa nur haline gelerek ilahi huzura girer. İnsanın gücü bu haldir. Bu halde insan seraba nur olur ve hakikati olduğu hal üzere idrak edebilecek hale gelir.

HZ. ADEM'İN MİRASI: İN SAN BAŞKALDIRAN VE TÖVBE EDEBİLEN VARLIKTIR
Allah, Adem'i cennette yarattığını bize bildirmiştir. Sonra ona ağaca yaklaşma diye emir verdi. Hz. Adem şeytanın vesvesesiyle ağaca yaklaşmış, suç işlemiştir. Sonra Allah onu ve Havva'yı cennetten uzaklaştırmakla cezalandırmıştır. Burada sözü edilen sadece Adem Peygamber ve ilk insan değildir. Aksi halde Allah bize özel bir hadiseyi anlatmazdı. Hikaye her insanla ilgilidir. Allah bütün insanlara o ağacı yasaklamıştır; içlerinden birisi fiilen, ötekileri de kuvve halinde ağaca yaklaşarak suç işlemiştir. O suç ortak suçumuzdur. Bir kısmımız işlediğinde ötekiler sırasını bekler. Fakat din bunu bir günah olarak kabul etmez. Bu nedenle doğarken günahkar değil, günaha meyilli doğarız. Aynı zamanda iyiliğe meylimiz vardır. Öte yandan Adem, tövbe etmişti. Bu tövbe fiilen bir kişide gerçekleşmiş, kuvve halinde her birimizi için gerçeklemişti. Üçüncüsü baş kaldırma özelliğimizdir. Her birimiz baş kaldırma özelliğinde yaratıldık. Bizi böyle yaratan Allah bundan razı, sadece bize bunu bir faydaya dönüştürme emri vermiştir

BİR AYET
'De ki Allah'ı seviyorsanız bana uyun, Allah da sizi sevsin, sizi bağışlasın.' (Al-i İmran, 31).

Bu Ayet-i Kerime, Allah'ın rızasını kazanmak, onun sevgisine nail olmak için bize nübüvvetten başka bir yol göstermez. Allah'ın kullarına olan sevgi ve merhameti iki şekilde ortaya çıkar. Bir rableri olmaktan kaynaklanan erili merhamet ve sevgidir. Bu yönüyle Allah, kullarını yaratmış, hepsini sevgisinden kaynaklanan bir merhametle var etmiştir. Bu nedenle Allah bütün kullarını ve yaratıklarını sever, onların hepsi yaratılmış olmak itibarıyla O'na itaat eder. İnsanın da bu yönden yaratıkları sevmesi gerekir. Yunus 'yaratılmışı sevdik yaratandan ötürü' derken bu sevgiye işaret eder. İkincisi, onların belirli fiilleri yerine getirmesine bağlı sevgi ve merhametidir. Bu ikinci sevginin ortaya çıkabilmesinin yolu peygambere uymaktır. Allah, peygamberini sevdiğine göre onun gibi davranırsak bizi de sever. Bu nedenle ahlakımızı onun ahlakına benzeterek Allah'ın sevgisini kazanmaya çalışırız.

BİR HADİS
'Beni canınızdan daha çok sevmedikçe, iman etmiş olmazsınız.'

Dinde 'peygamber sevgisi' imanın parçasıdır. Kişi peygamberi sevmekle Allah'a yaklaşır. Peygamber ve ümmetinin ilişkisi bazı ayetlerde izah edilmiştir. Allah peygamberini müminlere karşı merhametli olmakla niteler. Aynı zamanda onların iman etmesi hususunda hırslıdır. Başka bir ayette 'Peygamber müminlere canlarından daha yakındır' denilir. Bir insanın başka birisine canından daha yakın olması mümkün değildir. Allah, peygamberini böyle niteleyerek müminlerin dikkatini bu hususa çekmiştir. Müminler kendilerini böylece çok seven ve onlara merhametli olan peygamberlerine karşı sevgiyle karşılık verir. Peygamberi sevmek onun ahlakını ve davranışlarını sevmek demektir; zaten İslam'da sevmek insanı bir davranışa sevk eden sebep sayılır. İnsan neyi severse ona yaklaşmak ister; yaklaşmanın yol ise ona benzemektir. Peygamberi sevmek onun gibi merhametli, adaletli, iffetli ve cömert olmak demektir. Bu durumda peygamberi sevmek ile ahlakı sevmek özdeşleşir. Biz peygambere yaklaştıkça insanlığa yaklaşırız

SORU-CEVAP
İslami terbiye ekseninde bir aileden davranışları nasıl olmalıdır?

Bireysel olarak dindar olmak yeterli değildir. İnsanın bulunduğu her yere ve ortama dindarlığını taşıması gerekir. İnancın taşınması gereken en önemli yerlerin başında aile gelir. Bir anne ve babanın çocuklarını İslam ahlakı üzere yetiştirmesi ve ailelerini ahlak üzere kurmaları dinin gereğidir. Bu noktada İslam ahlakının temelini teşkil eden merhamet üzere kuruludur aile. Herkes birbirine ve çevresine karşı merhameti öğrenmek zorundadır. Kibir bir Müslüman ailede öğrenilmez ve kimseye öğretilmez. Başkalarını küçük görmek, onlara hürmetsizlik Müslüman ailede söz konusu bile değildir. Bir ailede 'yetmiş iki millet' ayıplanmaz. Dedikodu, haset başkalarını kıskanmak ailede öğretilmez. Bunlar İslam'ın kesin olarak yasakladığı haramlar, hatta büyük günahlardır. Müslümanlar anne ve babaya karşı sevgi ve saygıyla yetişir. Fakat onlar sadece kendi annelerine ve babalarına karşı değil, bütün anne ve babalara karşı sevgiyi ve hürmeti öğrenirler. Bir insanın kendi anne ve babasına karşı vazifelerini yerine getirmesi onu iyi bir evlat haline getirmez; bütün anne ve babalara karşı hürmetli olmalıdır. Bir mümin, tüm anneleri 'anne' bilip hürmet etmelidir. Çocuk sevgisi de böyledir. Her ailede çocuklar sevilir. Müslümanların ailelerinde sadece kendi çocukları değil, bütün çocuklar sevilir ve Allah'ın emaneti sayılır..