Prof. Dr. Ekrem Demirli
Prof. Dr. Ekrem Demirli
İstanbul Üniversitesi

Prof. Dr. Ekrem Demirli

İstanbul Üniversitesi
Nereden Geldik ve Nereye Gidiyoruz

Nereden Geldik ve Nereye Gidiyoruz

Dinin en derin tarifi, 'İnsanın mebde ve mead sorusuna verilen vahiy kaynaklı ve tecrübe imkanı olan bir cevaptır' şeklindedir.
Tarifin hakkıyla anlaşabilmesi insanın yeryüzündeki seyrüseferindeki temel kaygısı hakkında fikrimiz olmasına bağlıdır. İnsan yeryüzündeki varlığını anlamaya ve tahkime çalışırken ölümü ve doğumu tanımakla geliş sorununu fark eder. 'Buraya nereden geldim?' sorusu, 'Nereye gidiyorum?' sorusunu içerecek şekilde zihnimizin kurucu unsuru haline gelir. Zihnimiz bu soruyla inşa edilir ve düşünen varlık olmamız bunu düşünmemizle ilgilidir. Din insan zihninin bu emel sorusuna ve kaygısına bir cevaptır. Ona bir yerden bir yere doğru gerçekleşen yolculuğunu izah ederken kim olduğunu da anlatır. Artık insan 'Ben kimim' sorusuna bir cevap bulabilir. Bu nedenle din bir mebde (başlangıcımız) ve mead (sonumuz) hakkındaki bir cevaptır.
İnsanın her ne olursa olsun dinden vazgeçememesinin sebebi, en temel soruya cevap verebilmiş olmasıdır. 'Din insanlığın en ciddi meselesidir' derken onun var oluşumuzla ilgili bu yönüne işaret ediyoruz.

VAR OLMAK BİR YOLCULUKTUR
'Nereden geldik?' sorusunun cevabı dinde 'Allah tarafından yaratıldık' şeklinde verilir. 'Allah'tan geldik' veya 'Allah tarafından yaratıldık' cevabı, yeryüzündeki varlığımızı teminat altına alarak insana önce bir anlam ve sonra güvence kazandırır. Rastgele var olmadığımızı fark etmekten daha büyük güvence olabilir mi? Biz üst bir irade tarafından var edildik, o irade tarafından buraya gönderildik, sonra o iradeye döneceğiz.
İnsan anlamlı ilişkiler kurabilen varlıktır.
Bu nedenle insanı en çok rahatlatabilecek şey, anlamın kendisidir. 'Allah'tan geldik' ortada bir belirsizlik bırakmayacak kadar açık ve kesin cevaptır. Çünkü bizi O yarattı, O'nun iradesiyle var edildik. O gerçek varlık, biz ise irade tarafından seçilen varlığız. Bu nedenle biz seçilmiş varlıklarız ve böyle var olmuşuz.
Yani hiç değiliz, hiçlikten gelmedik ve hiçliğe dönmeyeceğiz. Varlık sebebimiz kendimiz değiliz, bu doğru! Fakat kendi kendimize veya tabiatın bir unsuru olarak var olsaydık, bu bize güven veremezdi.
Ölümsüz irade tarafından var edilince, güvene kavuştuk. Artık korkmuyoruz, ödümüz patlamıyor varlıktan ve yokluktan!
Allah var çünkü! Peki nereye gideceğiz?
Bunun cevabı o sonsuz ve güçlü irade sahibine gideceğizdir. Geldiğimiz gibi gideceğiz, geldiğimiz yere gideceğiz.

ALLAH'TAN GELDİK, YİNE ONA DÖNECEĞİZ
İnsan algısı Allah'tan gelmek ile O'na dönmek arasına büyük bir zaman ve mekan mesafesi koyarak var oluşumuzu bir yanılsamaya dönüştürür. Bunun temel sebebi, gelişimiz ile gidişimiz esnasında bilincin yoksunluğudur. Kimse geldiğini görmedi ve onu hatırlamaz, hiç kimse giderken bir bilgiye sahip değildir. Platon 'Ölümden korkma, sen varsan ölüm yok, ölüm varken de sen yoktur' diye ironiyle kurduğu cümle bunu hatırlatır bize. Bu nedenle Allah'tan gelmek ile Allah'a gitmek kişisel tecrübelerimizle veya zihnimizle idrak edebileceğimiz bir mesele değildir. Bu durumda ortaya çıkabilecek en büyük sorun, insanın var oluşunu masala çevirerek konuşmasıdır. Sanki gerçekte öyle bir şey yokmuş gibi düşünmek cevabı unutmaya yol açar. İlk peygamberden son peygambere kadar bütün nebiler, Allah'tan gelmeyi zihinlere kazımak için mücadele etmişlerdir. İlk vahiy 'Yaratan rabbinin adıyla' diye başlarken var oluşla Allah arasındaki irtibata dayandırır imanı. Hz. İbrahim 'Ben yönümü gökleri ve yeri yaratan Allah'a çevirdim' derken yine aynı şeyi söyler: 'İman ile yaratılış arasındaki irtibat!' Bütün vahiylerin ortak hükmü budur. Allah'tan geldik, bunda bir kuşku yok! Bu cümleyi vahyin dışında öğrenebileceğimiz bir yer de yoktur. Akıl bize sadece belirsizliği verecektir. Öyleyse 'Allah'tan geldik' cümlesi vahyin bir hükmüdür, akıl bu bilgiyi anlayabilir belki fakat asla kendisi kuramaz. Müslümanların ahirete inançlarının birinci ilkesi budur:
Nereden, kimden geldiğimizi bilmeden, nereye gideceğimizi bilemeyiz.

GÖNLÜ KIRMAK KABE'Yİ YIKMAKTIR
Son devir sufilerinden biri Mekke'de hac yaparken talebelerinden birisinin başka bir müminin kalbini kırdığını görür. Bunun üzerine onu terbiye etmek maksadıyla şöyle der: "Eline bir çekiç al ve Kabe'nin duvarını kır. Kırdığın müminin kalbi Allah'ın evidir. Kabe, Azer oğlu Halil İbrahim'in yaptığı binadır. Kalbi kırmak Kabe'yi yıkmaktan beterdir."

BİR AYET
'Arkadan çekiştirmeyi, yüze karşı eğlenmeyi adet edinen herkesin vay haline! O ki mal toplamış ve onu sayıp durmuştur. Zanneder ki malı onu ebedi kılacaktır.' (Humeze, 1-3).

İslam ahlakında en büyük günahlardan biri, bu surede anlatıldığı gibi jestlerle ve mimiklerle insanları küçük görmek, onları itibarsızlaştırmaktır. İnsanın yanındaki birisini mimikleriyle küçümsemesi veya onun arkasından küçültücü niteliklerle yad etmesi, dinde büyük günahlardan kabul edilmiştir. Allah böyleleri için 'Yazıklar olsun' diye buyurdu: Demek ki böyle insanlara yazık olmuştur! İnsanları görünüşlerine göre değerlendirmek, Allah'ın şerefli yarattığı varlığa karşı saygısızlık ve haddi aşmaktır. Ancak işin gerçeği bu kadar değildir. İnsana saygısızlık onu yaratana da saygısızlıktır. Bütün insanlara ve aleme Allah'ın sanatı diye bakmak gerekir. O sanatı karalamak veya kötü görmek, bizzat Allah'a saygısızlıktır. İslam kaş-göz işaretleriyle insanları küçümsemeyi kesin bir dille yasaklamıştır. Ramazan ayında en çok dikkat etmemiz gereken işlerden birisi budur: Kimseyi küçümsememek, kimseyi alaya almamak. İnsanları görünüşlerine göre değerlendirmek bir mümine asla yakışmaz.

BİR HADİS
'Fetvacılar sana fetva verse bile sen fetvayı kalbine sor.'

Bu Hadis-i Şerif, insanın kalbini de dikkate alarak meseleleri daha derinden anlamasının yolunu açar. Herkes birine bir fetva sorar. Müftüler, insanın durumuna veya haline bakarak fetva verirler. İşin gerçeğini ise bilemezler. Böyle durumlarda müftü ile sorunu çözmek Allah ile çözmüş olmak anlamına gelmez. Hz. Peygamber 'Bir görünüşe göre hüküm veririz' der. Bunun anlamı, herkes işin hakikatini en iyi kendisi bilir demektir. Bazen insan yalan söyleyebilir veya meseleyi kendine göre yorumlayabilir. Fıkıh veya hukuk yoruma müsaittir ve bazen içinde kolaylıklar bulmak mümkündür. Ahlak ise insanın kolaylıklardan uzak durarak gerçeğe göre hareket etmesini ister. Dindarlık, kalbimizle ve derin aklımızla hakkını verebileceğimiz kulluk görevidir. Başka birinin bize fetva vermesi veya bizi olumlaması yetmez; kalbimizle yüzleşerek durumumuzu değerlendirmek gerekir.

SORU-CEVAP
'Benim kalbim temizdir' demek ibadet hayatındaki ihmalin ve gevşekliğin gerekçesi sayılabilir mi?

İbadetlerin maksadı insanın Allah'a yaklaşmasını sağlamaktır. Her ibadet Allah'a yakınlık için yapılır. Bir ibadeti ibadet kılan da bu yönüdür. Oruç tutuyoruz, maksadımız Allah'a yaklaşmaktır. Namaz kılıyoruz, maksadımız Allah'a yaklaşmaktır. Zekat verirken bile maksadımız fakiri doyurmak değil, Allah'a yaklaşmaktır. İçinde Allah'a yaklaşmak niyeti ve arzusu olmayan hiçbir eylem ibadet değildir. Allah'a yaklaşan insanın kalbi dünyevi hırslardan, arzulardan arınır ve kalbi temizlenir. Allah bazı insanları daha hırslı, bazı insanları daha kanaatkar yarattı. Bu durum onlardan birisinin kalbinin kirli, ötekinin temiz olmasını gerektirmez. Her insan kendi kabiliyetine göre ibadetlerle sorumludur. Her ikisi de ibadetle Allah'a yaklaşacaklardır. Bu nedenle 'Kalbim temizdir' cümlesi anlamsız bir cümledir. Kalbi temiz olan insan Allah'a ibadet etmekten niçin geri dursun ki? Kalp temizliği Allah'a yönelmeyi gerektirir. Allah'a yöneldikçe kalp tertemiz olur. Ramazan bütün müminlerin Allah'a yönelerek arındıkları ay olmalıdır.